Site İçi Arama

Joomla Templates and Joomla Extensions by JoomlaVision.Com

Duyurular

Etkinlikler Kasım 2016

--------------------------------------...

BAĞIŞLARINIZ İÇİN

  TÜRKİYE FİNANS KATILIM BANKASI Banka...

Özgün Düşünceler

Prev Next
Özgün Düşünce 2
Özgün Düşünce1

Özgün Çizgiler

Prev Next
Karikatur25.11.2012
Özgün Çizgiler 19
Özgün Çizgiler18
Özgün Çizgiler 17
Özgün Çizgiler 16
Özgün Çizgiler 15
Özgün Çizgiler 14
Özgün Çizgiler 13
Özgün Çizgiler 12
Özgün Çizgiler-11
Özgün Çizgiler-10
Özgün Çizgiler-9
Özgün Çizgiler-8
ÖzgünÇizgiler-7
Özgün Çizgiler-6
Özgün Çizgiler-5
Özgün Çizgiler-4
Özgün Çizgiler-3
Özgün Çizgiler-2
Özgün Çizgi
Özgün Çizgiler-1
Somali

Özgün Resimler

Prev Next
Özgün Resimler-9
ÖZGÜN RESİMLER4
Özgün Resimler 20
Özgün Resimler 14
Özgün Resimler 23
Özgün Resimler-12
Özgün Resimler-10
Özgün Resimler-13
ÖzgünResimler8
Özgün Resimler 18
ÖzgünResimler7
Özgün Resimler 19
ÖZGÜN RESİMLER3
Özgün Resimler 22
ÖZGÜN RESİMLER2
Özgün Resimler 16
ÖZGÜN RESİMLER5
Özgün Resimler-11
Özgün Resimler
Özgün Resimler 24
Özgün Resimler 15
Özgün Resim
Özgün Resimler 21
Özgün Resimler 17

Özgün Yayın

Özgün Belgeler

ARAPÇANIN KAVRAM DÜNYASI VE SÖZLÜKLER

14 Mayıs 2016 Cumartesi saat 14.00’de Enstitümüz Zemahşerī Müzakere Meclisi Salonunda, Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü, Öğretim Üyesi, Yrd. Doç. Dr. Derya Adalar Subaşı,  “Arapçanın Kavram Dünyası ve Sözlükler” konulu bir konferans verdi.

Bir dil hakkında fikir edinmek istiyorsak önce o dilin iki kaynağına, sözlüğüne ve gramerine başvurulduğunu, ve yine bilindiği gibi sözlüklerin, dilin malzemesini yani kelimelerini topladığını; gramerin de bunların kullanılmasıyla ilgili kuralları verdiğini,  dil konularının konuşulduğu her devirde, her yerde mutlaka bunlardan bahsedildiğini söyleyerek, Arapçada sözlük kavramının mu‘cem, kāmūs sözcükleriyle karşılandığını belirterek konferansa giriş yaptı.

14.05.06_1

Araplarda sözlük yazımının başlıca sebebini: “-Fasih Arapçanın inceliklerini en iyi şekilde gösterebilmek, -Sözcüklerin gramatik ve morfolojik açıdan doğru kullanımlarını görebilmek, -Kur’ān’ı okurken ve açıklarken yanlışlıklara düşme korkusu, -Dile yabancı kelimelerin girmesine engel olmak” olarak sıraladıktan sonra, Arapça sözlük çalışmalarının miladi 7. yüzyılda çölden şehre göç edip yerleşen ālimlerin dilde gördükleri hataları ve yabancı sözcükleri düzeltmeleriyle başlamış olduğunu ve bu çalışmaları sistematik olarak ifade edecek olursak Arapça sözlüklerin doğuşunun üç aşamada gerçekleşmiş olduğunu vurguladı.

İlk aşamanın ālimlerin veya rāvīlerin miladi 7. yüzyılda başlayıp takip eden iki yüzyıl boyunca eski şiirler, hadisler ve Kur’ān-ı Kerim’de geçen ibareleri toplamasıyla başlayan süreç olduğunu: Ebū Zeyd el-Ensārī’nin en-Nevādir fi’l-Luğa adlı kitabı günümüze ulaşan ve bu dönemi yansıtan en iyi eser olduğunu,

İkinci aşamada dilsel ibarelerin belirli bir konuya ve düzene göre yaprak yaprak sınıflandırılması olduğunu, el-Asma‘ī’nin  Kitābu’l-İbil (Deve Kitabı),Kitābu’l-Hayl (At Kitabı), Kitābu Esmā’i’l-Vuḥūş ve Sıfātuhā (Yabani Hayvan Adları ve Nitelikleri Kitabı), Kitābu’n-Naḥl (Arı Kitabı), Kitābu’n-Nebāt ve’ş-Şecer (Bitkiler ve Ağaçlar Kitabı) , Kitābu’ş-Şāt (Koyun kitabı) gibi belli konulara ilişkin kitapları bunlara örnek gösterilebileceğini ifade etti.

Sadece isimlerini aldıkları sözcükle ilgili tüm kavramları içeren bu sözlüklere bakarak, kavram alanı çalışmalarının Arapların erken dönemlerinde başladığını belirterek; bu dönemde, alfabedeki tek bir harf alınarak bu harfle başlayan tüm sözcüklerin sıralandığı sözlüklere de rastlanmakta olduğunu, Ebū Zeyd el-Ensārī’nin (v.215/830) Kitābu’l-Hemze’si, Ebu ‘Amr eş-Şeybānī’nin (v.206/821) Kitābu’l-Cīm adlı eseri bu sözlüklere örnek olacağını gösterdi.

Üçüncü aşama düzenli, kapsamlı genel sözlüklerin ortaya çıktığı dönem olduğunu, bu dönemde dildeki hatalı kullanımları önlemek, Kur’ān’a ve şer‘i metinlere açıklık kazandırmak hedeflenmiş olduğunu, gerek bilimsel düzeni, gerek kapsamıyla Halīl b. Aḥmet el-Ferāhidī’nin (v. 173/789) Kitābu’l-‘Aynadlı sözlüğü bu dönemdeki ilk sözlük (Ebū Şerīfe v.d.1989: 116-118) olduğunu söyleyerek,  bu dönemde yazılmış sözlüklerden örnekler vererek özelliklerinden bahsetti.

Hicri II. yüzyılın sonlarına doğru yazılan bu sözlük (m.700) harflerin mahreçleri (çıkış yerleri) esas alınarak düzenlenmiştir. Halīl b. Aḥmed sözlüğe (ع) ayn harfiyle başlamıştır. Bu harf gırtlaktaki çıkış yeri bakımından en geride olanıdır.

Halīl b. Ahmed’in bu yöntemini izleyen öğrencilerinin: el-Ezherī (v. 370/980), Tehzību’l-Luğa, el-Kālī (v. 356/967), el-Bārī’,  Ibn Sīde el-Muḥkem (v. 548/1153), ez-Zebīdī (v. 1205/1790) Muḥtaṣaru’l-‘Ayn adlı sözlükleri de bulunmaktadır. Bu sözlükleri Ibn Dureyd’in (v. 321/933) Cemheretu’l-Luğa Ibn Fāris b. Zekeriyā’nın (v. 395/1005), Meḳāyīsu’l-Luğa ve el-Mucmel adlı sözlükleri izlemiştir.  Bu üç sözlük daha öncekilerden farklı olarak alfabetik şekilde düzenlenmiştir.

el-Cevherī’nin (v. 393/m.1003), es-Sıḥaḥ,

 Ibn Manzūr’un (v. 711/1311), Lisānu’l-‘Arab,

 Fīrūzābādī’nin (v. 817/1414) Kāmūsu’l-Muḥīt,

 Zebīdī’nin, (v. 1205/1790 ) Tācu’l-‘Arūs adlı eserleri yazılmıştır. Sözcüklerin kökleri esas alınarak yazılan sözlüklerden Butrus el-Bustānī’nin (v. 1300/1883) Muḥīṭ el-Muḥīṭ ve Kitābu’-Muḥīṭ, Luis Ma‘lūf’un (v. 1365/1946), el-Muncid’i ve Kahire Arap Dil Kurumu’nun el-Mu‘cemu’l-Vasīṭ adlı sözlükleri gelmektedir.

Tarihsel seyir içinde bu sözlükleri Abdullah el-Alāylī’nın 1963 yılında yayımlanan el-Merca‘ Cubran Mes‘ūd’un 1964 yılında yayımlanan er-Rā’id, Fuād Efrām el-Bustānī’nin 1967 yılında yayımlanan el-Muncid el-Ebcedī, Halīl el-Cerr’in 1973 yılında yayımlanan Lārus adlı sözlükleri izlemektedir. (Ebū Şerīfe v.d.1989:120-129).

 1-el-Mu‘cemu’l-Luğavī ( Dil Sözlükleri)

 a) el-Mu‘cemu’t-Te‘sīlī (Etimolojik Sözlükler)

 b)el-Mu‘cemu’t-Taṭavvurī ev et-Tārīhī ( Gelişim veya Tarih Sözlükleri)

 c) Mu‘cemu’l-Muṣṭalahāti’l-Luğaviyye (Dil Terimleri Sözlüğü)

 d) el-Mu‘cemu’l-Mi‘yārī ev et-Ta‘līmī (Kılavuz veya Öğretici Sözlükler)

 e) Mu‘cemu’t-Tevassu‘i’d-Delālī ev el-Mecāz (Anlamsal Uzam ve Mecaz Sözlükleri)

 f) Mu‘cemu’l-Ef‘āl (Fiiller Sözlüğü)

 g) Mu‘cemul-Mu‘arreb ve’d-Daḫīl

 h) Mu‘cemu’l-Ezḍāḍ

 i) Mu‘cemu’l-İbdāl

2. Mu‘cemu’l-Me‘ānī ev et-Tecānusī (Anlamı ele alan sözlükler)

 Bu tür sözlükler lafzı değil, anlamı ele alan sözlüklerdir. Bu sözlüklere konu sözlükleri de denir. Eşanlamlı sözcükler de bu tür sözlüklerin kapsamı içine girerler. es-Se‘ālibī’nin “Fıkhu’l-luğa ve sırru’l-‘Arabiyye”, Ibn Sīde’nin “el- Muḫaṣṣaṣ”adlı eserleri bu gruba örnek olarak verilebilir.

Kitābu’l-‘Ayn: Halīl b. Ahmed ( v. 173 /789)

 el-Hurūf : Ebū ‘Amr eş-Şeybānī (v. 206/ 821)

 el-Elfāz : Ibn Sikkīt (v.244/858)

 el-Cemhere : Ibn Dureyd (v.321/ 933)

 el-Bārī : Ebū Alī el-Kālī (v. 356/ 967)

 Tehzību’l-Luğa : el-Ezherī (v. 370/ 980)

 Meḳāyīsu’l-Luğa ve el-Mucmel: Ibn Fāris (v.395/ 1005)

 es-Sıḥāḥ : el-Cevherī ( v. 393/1003)

 el-Muhkem ve’l-Muḫaṣṣaṣ : Ibn Side (v. 458/1066)

 Lisānu’l-‘Arab : Ibn Manzūr (v. 711/ 1311)

 el-Kāmūsu’l-Muḥīṭ : Fīrūzābādī ( v. 817/ 1414)

 Tācu’l-‘Arūs : Zebīdī ( v. 1205/ 1790)

 Muḥīṭ el-Muḥīṭ ve Kitābu’l-Muḥīṭ: Butrus el-Bustānī (v. 1300/1883)

 el-Muncid : Luis Ma‘lūf (v. 1365/1946)

 el-Mu ‘cemu’l-Vasīṭ : Kahire Arap Dil Kurumu (v. 1380/ 1960)

 er-Rā’id (1964) Cubran Mes’ūd

 Lārus (1973)  Halīl el-Cerr

 el-Mu‘cemu’l-‘Arabiyyu’l-Esāsī  (1982) Arap Dil Kurumu

 Derya Adalar Subaşı: “Kavram oluşturma işi insanın en temel bilişsel etkinliklerinden biridir. İnsan dünyaya ilişkin tüm bilgisini, karşılaştığı uyaranları kendi bilişsel becerileri ve deneyimleri doğrultusunda algılayıp sınıflayarak yapılandırmaktadır.” Görüşünü belirttikten sonra Arapçanın Kavram Dünyasına Bakış başlığı altında “renkler” konusunu ele alarak örnekler sundu, arkasından aslankılıçat ve deve üzerinden üretilmiş sözcüklere değindi.

Konferansın sunuş bölümünün bitiş sözü olarak; “Yapılan araştırmalar Arapçanın kavram alanı açısından diğer dillere göre daha zengin bir dil olduğunu göstermektedir. Arapça, temel kavramlar açısından dünyanın pek çok dilinden daha çok kavram içermektedir. Bu kavramların günlük dilde ne kadar yansıtıldığı ise farklı bir araştırma konusudur.” dedi ve konferansın soru cevap bölümüne geçildi.

Günün anısına Enstitümüz adına Yönetim Kurulu Üyemiz İsmahan YURT tarafından Yrd. Doç. Dr. Derya Adalar Subaşı’na plaket takdim edildi.

14.05.2016_2

 

MÜLÜMAN DÜŞÜNCESİNDE KÖTÜLÜK PROBLEMİ

7 Mayıs 2016 Cumartesi saat 14.00’de Enstitümüz İbn-i Rüşd Müzakere Salonunda, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, İslami İlimler Fakültesi, Temel İslam Bilimleri Kelam ve Mezhepler Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Metin ÖZDEMİR “Müslüman Düşüncesinde Kötülük Problemi” konulu bir konferans verdi.

Metin ÖZDEMİR: Araştırmalarını daha çok kötülük problemine yoğunlaştırdığını söyleyerek, kötülükle insan olmamız dolayısıyla muhatap olduğumuzu ve bu konuda zihnimizde bir çok düşünceler oluştuğunu, Düşünce tarihinin seyri içerisinde kötülük kavramıyla neyin kastedildiğine, hangi olguların ve realitelerin ya da tasavvurların bu kavramın kapsamına girdiğine ilişkin olan spekülatif alanın kastedildiğini belirterek, “Kötülük Nedir?” sorusuna felsefi, ontolojik, ahlaki, psikolojik ve mistik açıdan çeşitli tanımların yapıldığını, basit anlamda iyiliğin zıddı olarak kötülüğü “insanın tabiatına veya gayesine, uygun olan iyi, uygun olmayan kötüdür.” gibi bir çok tanımın ortaya konduğunu ve Sokrat’tan bu yana tanımı üzerinde tartışıldığını, Sokrat’ın, “İnsanın aklının(zekasının) gelişmesine katkı sağlayan, insana mutluluğu getiren her şey iyidir. Bunun tersi kötüdür.” dediğini, Spinoza’nın yaklaşık aynı şeyleri söylediğini Batı’da ve Doğu’da bu konuda benzer şeylerin söylendiğini vurgulayarak konferansa giriş yaptı.

7.05.2016

Mutezile kelamında  “Kötülük: Ortak aklın ve vicdanın yerdiği, kabul etmediği ve hoşlanmadığı bir şeydir.” insan merkezli tanımını vererek, buna karşılık, Eş’ ari kelamının Allah’ın iradesine göre tanımlanması gerektiği itirazından bahsetti.

Metin ÖZDEMİR: Kötülük Probleminin, en eski metinlerde ve inanış biçimlerinde nasıl tartışıldığı ve ele alındığını örneklendirerek, Epikuros’un ortaya koyduğu ve sonraları David Hume’un da tekrarladığı dilemma(ikilem) “-Tanrı, kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor. –Kötülüğü önlemiyorsa kötü niyetli. –Hem önlemek istiyor hem de gücü yetiyorsa kötülük niye var.” etrafında odaklandığını ve “İyici bir tanrı varsa kötülük olmamalıdır. Kötülük vardır. O halde tanrı yoktur.” çıkarımına götürdüğünü belirtti.

Eflatun (Sokrat)’dan beri “tanrı iyidir, yetkindir, evreni en yetkin bir şekilde yaratmış evren doğru ve en iyi şekildedir” görüşünü, Leibniz teodisesinde ilahi adalet kavramıyla “Yetkin bir tanrı var ama kötülükler de var. Bütün bizim kötü gördüğümüz şeylere rağmen ilahi adalet hiçbir yara almadan gerçekliğini korumaya devam eder.” düşüncesini ortaya koyduğunu vurguladı.

Metin ÖZDEMİR: Farabi, İbni Sina ve Gazali gibi Müslüman düşünürlerin de eklektik düşünceler geliştirmeye çalıştıklarını söyleyerek, Müslüman teodisede ve kelam geleneğinde özet olarak varlık üç kısma (temelde iki) ayrıldığını: “1- Vacibul Vücut (Zorunlu Varlık); Varlığı kendiliğinden olan, varlığında hiçbir şeye muhtaç olmayan, bütün yetkinlikleri kendisinde barındıran varlık ki kelam literatüründe bu Allah’tır,  2- Mümkün varlık; Kendiliğinden var olmayan, başkasına muhtaç, 3- Muhal varlık; varlığı düşünülemeyen” belirterek, “Sudur”  ve “vahded-i vücut” açısından bakıldığında Henüz yaratılma söz konusu değilken, Vacibul Vücut’ta onda kötülük diye bir şey yoktur. O kendini açtı (Sudur), Tanrının sıfatları tecelli etti ve alem ortaya çıktı.

Kelamcılara göre Allah bilgisine göre irade etti, bu alemi yarattı. Allah’ın zatından çıktığı, yaratıldığı ve bir varlık kategorisi olarak ortaya çıktığı zaman, Vacibul Vücut’tan eksik olduğunu, insanın imtihan edilmesinin doğal sonucu olarak eksik yaratılma söz konusu olduğunu, Müslüman filozoflara göre (İbni Sina), Allah’ın maksadının en yüksek iyinin gerçekleşmesi olduğunu, İnsan-ı Kamil’in bu manada en yüksek iyi olduğunu, en yüksek iyinin gerçekleşmesi için az sayıda kötülüğün gerçekleşmesinin tabiî olduğunu vurguladı.

Kelamcılar; bu dünya fani âlemdir, ezelî değil, daha ilerde sonsuz en iyinin gerçekleşeceği bir âlem olduğunu söyleyerek, Kendisine göre; kötülük probleminin ölümle çözüleceğini, iyilerin de kötülerin de ölüp toprağın altında eşitlendiğini, bu hayatın insanın tekamülü için olduğunu, ateistlerin o ünlü dilemma ile teistlere fırlattığı kayanın (kötülük) ölümle çözülmüş olduğunu, insanın kendi sorumluluğunu yüklenmesi gerektiğini belirterek, konferansın müzakere bölümüne geçildi.

Metin ÖZDEMİR Hocamıza hoşgörüsü ve alçak gönüllülüğü ile geçen mezakereler ve konu başlığının “İslam Düşüncesi” yerine “Müslüman Düşüncesi” olarak yansıtmamızı uygun gördükleri için teşekkür ederiz.

Günün anısına Enstitümüz adına Yönetim Kurulu Üyemiz Atila Kaynak tarafından Prof. Dr. Metin Özdemir’e plaket takdim edildi.

7.05.2016_2

ÇEVRE VE ÇEVRE BİLİNCİ

30 Nisan 2016 Cumartesi saat 14.00’de Enstitümüz Zemahşerī Müzakere Meclisi Salonunda, Hacettepe Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, İlköğretim Bölümü, Fen Bilgisi Öğretmenliği Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sinan ERTEN “Çevre ve Çevre Bilinci” konulu konferansını verdi.

Sinan ERTEN: Çevre Nedir? sorusuna “Çevre, canlı ve cansız varlıkların denge içerisinde bir arada etkileşim içinde bulundukları ortamdır.” tanımlamasını verdikten sonra, Çevre Sorunları Nedir? sorusuna da “Canlı ve cansız varlıkların arasındaki dengeli olan etkileşimi bozan(İNSAN) faktörlerdir.” tanımlamasını vererek, Çevre Sorunlarının; cinsiyet, yaş, ırk, dil, din, makam- mevki farkı gözetmediğini, yerel değil Küresel bir sorun olduğunu ve çevre sorunlarını ortadan kaldırmanın herkesin görevi olduğunu belirterek, Çevre sorunlarından bazılarının sebepleri ve sonuçlarını açıklamaya başladı.

30.04.2016

Hava Kirliliğinin sebeplerinin; tüketilen fosil yakıtlar, çöplerin yakılması, radyoaktif ışınlar olduğunu ve sonuçlarının; asit yağmurları, küresel ısınma, ozon tabakasının zarar görmesi, sis oluşumu olduğunu, Su Kirliliğinin sebeplerinin; aşırı gübreleme, temizlenmeyen evsel ve endüstriyel atık sular, tanker kazaları, kimyasallar, denizlere bırakılan tüm zararlılar olduğunu ve sonuçlarının; akarsuların kirlenmesi, denizde yaşayan canlıların toplu ölümleri, içme sularının kirlenmesi, salgın hastalıkların artması olduğunu, Toprak Kirliliğinin sebeplerinin; çöpler ve çöp yığınları, asit yağmurları, gübreleme çalışmaları, pestisitler olduğunu ve sonuçlarının; topraktaki ağır metal yoğunluğunun artması, toprağın PH- değerinin değişmesi, hastalık yapıcıların kaynağını oluşturması, estetiğin bozulması olduğunu açıkladı.

Sinan ERTEN: Bütün bu çevre kirliliğinin sonuçlarının; Birçok bitki ve hayvan türünün ortadan kalkması, ormanların yok olması, iklimlerin değişmesine, bağlı olarak doğal afetlerin sürekli olarak artması olduğunu vurgulayarak, İklimlerin değişmesi, çöp sorunları, sera etkisi(küresel ısınma) sebep ve sonuçlarını açıkladı ve bunlar sürpriz gelişmeler olmadığını, yıllardan beri bilim insanlarınca dile getirilen fakat daha çok refah ve kazanma hırsıyla kulak ardı edilen acı gerçekle insanlığın yüzleşmesi olduğunu, Duyarsızlık böyle devam edecek olursa büyük bir olasılıkla insanlık daha birçok felaketle karşılaşacağını, “ICC (bağımsız uluslararası iklim değişim konferansı) 2007 yılının 10 Şubat’ında 5. raporunda; son 20 yılda küresel ısınmanın ana sebeplerinin başında insan etkinlikleri geldiği dile getirildiğini” belirti.

Bilim İnsanlarına göre 21. yüzyılda dünya ısısının %50’nin üzerindeki ihtimalle 5C dereceden daha fazla olacağını, Böyle bir şeyin olması çevre açısından ortaya çıkacak felaketler yanında toplumların göçlerine neden olacağını, Tabii ki tarihteki büyük halk göçlerinin barış içinde gerçekleşmediğini de hepimiz bildiğini, Bugünden geliştirilecek politikalar gelecekteki oluşabilecek felaketlerin de önüne geçebileceğini vurgulayarak bilim insanlarınca düşünülen bir kaç çözüm yollarından bahsederek, bir kısım insanların çözüm için teknolojideki gelişmelerin kullanmanın yeterli olacağı iddiasını değerlendirerek, çevre sorunlarını çıkaranın teknoloji kullanımı olduğunu, her bulunan ümit oluşturan yeni teknolojilerin daha büyük sorunlar çıkardığını da ekledi.

Sinan ERTEN: Bugünün toplumları daha çok üretim ve daha çok tüketim şeklini kabul etiğini, eğer yeni ekonomik anlayışlar yaşantımıza hakim olmazsa çevre sorunlarından kurtulmamız da o derece zor olacağını (Güney-Kuzey ülkelerinin durumu), İnsanların çeşitli faaliyetlerinin küresel ısınmaya katkısının; enerji kullanımı %49,endüstileşme %24, ormansızlaşma %14, tarım %13 olduğunu, Çözüm bulma çabalarından birisi de Kyoto protokolü gibi anlaşmalar olduğunu izah etti.

Çözüm yollarından birisi de çevre bilincine sahip çevre dostu bireyler yetiştirmek olduğunu söyleyerek, Çevre sorunlarının çözümünde “çevre eğitiminin” çevre bilincine sahip bireyler yetiştirmede önemli bir araç olduğunu belirterek, Çevre Bilincinin; çevreye yönelik tutum, çevre bilgisi ve çevre dostu davranışlar zincirinden oluştuğunu örneklendirip açımladıktan sonra konferansın soru cevap kısmına geçildi.

Günün anısına Enstitümüz adına Üyemiz Şevki Teke tarafından Prof. Dr. Sinan Erten’e plaket takdim edildi.

30.04.2016_1

 

“BULANIK MANTIK”

16 Nisan 2016 Cumartesi saat 14.00’de Enstitümüz Zemahşerī Müzakere Meclisi Salonunda, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Bilişim Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Şevki IŞIKLI “Bulanık Mantık” konulu konferansını verdi.

Şevki IŞIKLI: Bulanık mantık; “Teknoloji mantığı mıdır?” “Paradigmaya yol açacak kadar devrimsel midir?” “Klasik mantıktan türetilemez mi, klasik mantığa indirgenemez mi?” “Sosyal bilimlere tatbik edilmesi mümkün mü?” “Hangi özellikleri ile felsefi tartışma konusudur?” sorularıyla konuya giriş yaparak, bulanık mantığı otaya çıkarılmasına öncülük eden bilim insanlarından biri olan Azerbaycan’lı “Lotfi Al Askerzadeh” ve “Fuzzy Sets (Bulanık Kümeler)” üzerine ilk notlarını 1959’da yazdığından, bilme yapmış olduğu katkılardan bahsetti.

Şevki IŞIKLI: Klasik mantık “1. Özdeşlik ilkesi: Bir şey, ne ise odur. Yani yalnızca kendisiyle özdeştir.  [A=A], 2. Çelişmezlik ilkesi: Hiçbir ifade aynı anda doğru ve yanlış olamaz. [x=~(A∩~A)], 3. Üçüncü halin imkânsızlığı ilkesi: Her ifade doğru ya da yanlıştır. [x=(AU~A)]”, ilkelerini hatırlatarak, Klasik küme kuramının bir elemanın belli bir kümenin üyesi olup olmamasını bildiren iki seçenek verdiğini, buradan da 1) Üye(0), 2) Üye değil(I) şeklinde iki seçenekli sistem tanımlamasına gidildiğini, bu durumunda sorunlar oluşturduğunu, 0 veya I den farklı bir seçenek olmadığından gerçeğe aykırı tasvir oluşturduğunu,  “Sorunu çözecek bir ölçüt geliştirebilir miyiz?” sorusunu gündeme getirdiğini ve bulanık mantık tasvirlerinin devreye girdiğini, klasik mantık-bulanık mantık farkının: kesinlik, şüphe, dereceleme, olguya sadakat ve tam tekabül etme kavramlarında kendini gösterdiğini, bu durumunda çok çeşitli “mantık” yaklaşımlarına yol açtığını vurguladı.

Mantık çeşitlerinin; A-İki değerli mantıklar (-klasik mantık, -önermeler mantığı, -modern mantık, -sembolik mantık) B-Çok değerli mantık (-belirsizlik mantığı, -Bulanık Mantık …) olduğunu söyleyerek, çok değerli mantıklara ihtiyacın Aristoteles’in bazı özne-yüklem tümcelerinin doğruluğunun başka özne-yüklem tümcelerinin doğruluğuna etkide bulunduğunun farkına varması(karşıtlık karinesi)yla ortaya çıktığını belirtti.

Adsz

Bulanık mantıksal uslamlamada altıklık, karşıtlık ve çelişiklik ilişkilerinden en az biri uygulanamaz olduğunu, Gerçekliği tasvir etme, Matematikle doğa arasındaki örtüşme, Toplumsal olguların modellenmesi, Fiziki evrendeki bazı olgular, Gündelik ve toplumsal yaşam olguları, Doğru-yanlış arasındaki ayrımın saltık olmayışı, Mantık doğrusu-bilgi doğrusu arasındaki Gri alan ve uyumsuzluk sorunu gibi sorun alanlarının çok değerli mantıklara ihtiyaç doğurduğunu izahladı.

Şevki IŞIKLI: Bulanık Kümeler Kuramı: “Sürekli üyelik derecesine sahip bir nesneler sınıfıdır. Bu tür bir küme, her bir nesneye sıfır ile bir arasında değişen üyelik derecesi atayan (özel) bir üyelik fonksiyonu ile karakterize edilir. Toplama, birleştirme, kesişme, bütünleme, bağıntı kurma, dışbükeylik gibi kavramlar, bu tür kümelere genişletilmekte, bulanık kümeler bağlamında bu kavramların çeşitli özellikleri, bulanık kümelerin ayrık olması gerekmeden ispatlanmaktadır” (Zadeh, 1965). Tanımını vererek, 0 ve I arasında sonsuz seçenek imkânı verdiğini, buradan da Bulanık Uslamlamalarla bulanık küme tanımlama, bulanık veri girişi, netleştirme ve bulanık dil işlemlerine gidilebildiğini belirti. Bulanık işlem örnekleri sunarak bulanık işlem özelliklerinin; tecrübeye dayalı bilgi edinme ve işlem yöntemlerine başvurması ve eksik öncüllerden kesin sonuçlara ulaşabilmesi, eksik verilerle işlem gerçekleştirebilmesi olduğunu, günümüzde “Bulanık Mantığın” daha çok kullanıldığı bulanık teknolojiler ve akıllı teknolojilerden bahsetti.

Birçok konuda bulanık mantıkla ilgili tartışmaların sürdüğünü, bunların adının ”bulanık” oluşunun olumsuz çağrışımı, akademik metinlerin azlığı, mantığın tanımı, Aristoteles etkisi, iki değerli karşıtlıklar mantığının konformizmi, indirgemeciliğin egemenliği, yeni matematik ve geometrilerin geliştirilememesi, pozitivist bilim felsefesinin egemenliği, tekabüliyet kuramının egemenliği, cevaplanmadan bırakılan sorular, yetersiz akademik ilgi ve mühendislik mantığı olarak tanınması gibi başlıklarda toplanabileceğini söyledi.

Şevki IŞIKLI: Klasik paradigmanın: Kesinlikçi, belirlenimci, iki değerli mantık zihni karşıtlıklar biçiminde düşünmeye zorlayan, çatışmacı, yaşam alanının daraltan, aklın sonsuz imkanlar arasındaki salınımını engelleyen, indirgemeci, batılı bilimin iki değerli düşünme biçimi, bilim, sanat, din, estetik, kültür… hepsi iki kutuplu düşünce yapısı üzerine bina edilmiş olduğundan ve buna karşın; Bulanık paradigma: “İki değerli düşünce şekli temelden kutuplara ayırma kadar ilkeldir ve bu yüzden sosyal dünya düzeniyle bağdaşmaz. Sistemler kutupsal karakteristiklere sahiptir fakat öte yandan kutupsal olmayan bazı karakteristikleri de vardır. Kutupsal karakteristikler kural değil daha ziyade istisnalardır. Bu yüzden kutupsal karakteristiklerin yanı sıra kutupsal olmayanları da kapsayan ve dünyanın çeşitliliği ile baş edebilecek başka bir düşünce şekline ihtiyacımız vardır.” Şeklinde olduğunu Derrida’nın bu paraleldeki düşünceleri ve Planck’ın kuantum hipotezinden bahsederek konferansın soru cevap bölümüne geçildi.

Günün anısına Enstitümüz adına Yönetim Kurulu Üyemiz Ahmet Dursun tarafından Yrd. Doç. Dr. Şevki Işıklı’ya plaket takdim edildi.

 

“KUR’AN VE GERÇEKÇİLİK”

9 Nisan 2016 Cumartesi saat 14.00’de Enstitümüz Zemahşerī Müzakere Meclisi Salonunda, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Felsefesi Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Sait Reçber “Kur’an ve Gerçekçilik (Realizm)” konulu konferansını verdi.

Mehmet Sait Reçber: “Kur’an’ın öngördüğü felsefi çerçeve nedir?” sorusunu sorarak, Kur’an’ın bir felsefe kitabı olmadığını, felsefe kitabı olmamasının bir felsefesinin olmadığı anlamına gelmediğini, daha da önemlisi Kur’an’ı Kerim’in bir felsefi çerçeveyi öngörerek anlaşılabileceğini, çünkü belirli bir felsefi çerçeveyi öngörerek insanlara hitap ettiğini, bir Müslüman zihninin (felsefecinin) açıkça olmasa da zımnen var olan bu felsefi çerçeveyi ortaya koyması gerektiğini, kişisel olarak bu noktanın bir çok entelektüel müslümanın gözünden kaçtığını, aslında basit gibi görünen fakat önemli bir husus olarak elimden geldiği kadar bu gün “Kur’an’ın nasıl bir felsefi çerçeve öngördüğünü ve bu felsefi çerçevenin Kur’an ilimleri ve Kur’an’ı anlama üzerindeki etkisinin ne olabileceğini.” İrdelemeye çalışacağını belirterek konferansa giriş yaptı.

Evvela birkaç kavramsal çözümleme yapılması gerektiğini, “Gerçek ne? Gerçekçilik ne? sorularının ardından, Kur’an ve Gerçekçilikten aslında Kur’an ve Realizmi kastettiğini, realizm veya gerçekçilik felsefede farklı formlarda ortaya çıktığını, bir insana “gerçekçi ol” dendiğinde “olguyu dikkate al” “olup biteni gör” demek olduğunu, bu manada gerçekçilikle gerçeğin ilişkili olduğunu ama felsefi anlamda gerçekçilik ile gerçeğin eşit ve uygun olmadığını, çünkü eğer bir gerçeğin kendisini, salt olgusal olan gerçeği, bir değer çerçevesi haline getirecek olursak ve buna gerçekçilik adını verirsek, o zaman yapmamız gereken bir şey yok, çünkü “olan her hâlükârda olandır” olması gereken noktasında bir arayış havada kalacağını, dolayısıyla gerçeklik farklı düzlemlerde, farklı aşamalarda ele alınması gereken bir kavram olduğunu belirterek, ahlaki gerçekçilik felsefesinde ahlak önermelerini doğru kılan bir gerçekliğin olduğunu ve doğruluğun objektif olduğu anlamına geldiğini, bununda şu anlama geldiğini; bir olan var, birde olması gereken var. Olana baktığımızda insanların çoğu gayri ahlaki davrana biliyor ama bu olması gereken değil, insanların yalan söylediği bir gerçektir ama bu doğru bir şey değil, Ahlaki gerçeklikte insanların olgusal düzeyde yapıp ettiklerinin meşru olduğu anlamına gelmediğini, Ahlakın referansta bulunduğu objektif gerçeklik düzleminin maddi bir düzlem olmadığını, bu açılardan bakıldığında gerçekle gerçekçilik birbiriyle ilişkili olmasına rağmen her zaman aynı anlama gelmediği izahlamasını yaptı.

Mehmet Sait Reçber: Kur’an gerçekçi midir? sorusuna her iki anlamda da Kur’an’ın gerçekçi olduğunu: 1-Olguyu dikkate almak noktasında gerçekçi olduğunu, çünkü  muhatabın durumunu, gerçeğini (dili, kültürü, ahlaki yapısı, entelektüel düzeyi) dikkate almadan ona hitap edilemeyeceğini, hitap etme koşullarının  gerçekleşemeyeceğini, Kur’an bu manada gerçekçi olduğunu, Resulullah’ın “İnsanlara akılları nispetinde konuşunuz” sözünün bir gerçekçilik iddiası olduğunu belirtti. Ama ayını zamanda Kur’an’ın bu gerçekle muvafık olmadığını, 2- Olan gerçekliği olması gereken gerçekliğe dönüştürmek istediğini, olması gereken noktada Kur’an bir gerçekçiliği öngördüğünü, kendi açımızdan hepimiz Allah’ın yarattığı yanılabilen ve kusurlu, eksik olabilen insanlar olarak, hep daha iyisini tahayyül ettiğimizi, kendi gerçeğimize ilişkin bir şeyler tahayyül etmezsek, iyiye doğru kendimizi evirmek için bir çabamızın olamayacağını, daha çok şey bildiğimizde daha iyi insan olduğumuzda bu bizim için daha fazla gerçeklik anlamına geldiğini, Kur’an’ın olması gereken bir gerçekçiliği öngördüğü için nazil olduğunu vurguladı.

Gerçekçiliğin felsefede ne anlama geldiği? sorusu ile bu anlamda gerçekçiliğin en temel tanımının bir tanesinin “Her hangi bir noktadaki, her hangi düzlemdeki hakikat (doğruluk) iddiasının, keyfi olmadığıdır.”, objektif olduğudur, diyerek, bir şeyin objektif olması bir şeydir, insanların onu bilmemesi başka bir şey olduğunu, evren karşımızda objektif gerçeklik olarak duruyor, bu bir şeydir, ama insanların bunu bilip bilmemesi başka bir şeydir, insanlar az bilir çok bilir, tarihte az bilmiştir çok bilebilirler, bu gerçekliğe ilişkin bilgi boyutu var, bunları birbirinden ayırmamız gerektiğini açıkladı.

Mehmet Sait Reçber: Bilgi ile varlık arasında bir tür eşlemeye gidilerek gerçeklikten kopuş yaşandığını, yani gerçeklik benim bilgimdir, ben yoksam ne gerçeklik ne hakikat diye bir şey yok, bu manada gerçekçiliğe katılmadığını söyleyerek, “hakikat- doğruluk nedir?” sorusuna, Aristo’dan tanımla “Bir şey ne ise onun o olduğunu söylemek, ne değilse o olmadığını söylemenin doğruyu, bir şeyin ne ise onun o olmadığını, ne değilse de onun o olduğunu söylemenin yanlışı” olduğunu, burada dille gerçeklik arasında ilişki olduğunu, “söz” ün gücünü gerçeklikten aldığını, burada fizikalizm ve natüralizmin tuzağına düşmememiz gerektiğini, bütün konuşma düzlemlerinin fiziksel düzlemler olmadığını, mesela “yalan söylemek kötüdür” bunu insanlara bakarak tespit edemezsiniz, gerçeklik düzlemi var, somut düzlem olması gerekmiyor, Akıl bunu keşfediyor. Bütün bilgiyi duyu verilerine bağlayan Pozitivist epistemoloji, materyalist yada natüralist ontolojinin çok indirgemeci olduğunu, Oysa bilginin bir çok alanı olduğunu, bizim bunu duyu verileriyle bilmediğimizi, ama bunun doğruluğundan şüphe etmediğimizi, kişinin kendisi hakkında bir sürü düşüncesinin öznesi kendisi olduğu ve hiçbirinden zerre kadar şüphe etmediğini, ama bunları duyu verileriyle test etme şansımızı olmadığını, kişinin bu düşüncelerinin, dış dünyanın gerçekliğinden daha fazla olduğunu, Dekart’ı anımsayacak olursak “Belki dış dünya yoktur ama ben düşündüğümden şüphe etmiyorum, çünkü şüphe etmek düşünmektir.” Yani bu kadar açık. Ama bir pozitivist “nerede bana göster”, materyalist “beyninin nöronlarında saklı” diyeceklerini, ancak mitik, mitolojik karşılığı olmayan felsefi söylemler olduğunu, gerçekçilikle fizikalizm, natüralizm, pozitivizm aynı şeyler değil, basit yanılgılar olduğunu, bu noktada iddialarının da kendi kendilerine referansla ne kadar tutarsız olduklarını zaten bildiğimizi, bu tür bilgi iddialarının kaynağı duyu verisi mi? sorununda ahkam kesme şansı olmadığını, neyi ne kadar hangi yolla bildiği konusunda bilgi sahibi olması gerektiği tespitini yaptı.

Epistemik realizmle birlikte insanların ölçülü olmaları, ahkam kesmemeleri gerektiğini, İslam’ın bilgi ahlağının “Allah’u âlem.. (Allah daha iyisini bilir.)” olduğunu, bunun da insanların hiçbir şey bilmediği anlamına gelmediğini, bunun Kur’an’ın mantığına aykırı olacağını, her şeyi Allah biliyor olması senin bazı şeyleri bilmene mani olmadığını, senin için doğru olan şeyler Allah içinde aynı zamanda doğru değilse Allah’la real ve realist gerçekçi bir epistemik diyalog söz konusu olamayacağını, tıpkı başkasının birşeyi bimesinin bizim bilmemize mani olmaması gibi, bu noktada düşüncelerimizi muhtelif septik yaklaşımlardan kurtarmamız gerektirdiğini, bizim bilgimizle Allah’ın bilgisi arasındaki fark, bizim yanılabiliyor olmamız olduğunu, bunun bizim ilmimizle Allah’ın ilminin azda olsa örtüşmediği anlamına gelmediğini, arada realist epitemik manada bir örtüşüm olması gerektiğini belirtti,

Mehmet Sait Reçber: Müslüman için önemli noktanın Allah’la insan arasında kokliftik ve ahlaki manada reel bir ilişki bulunması, gerçekçi ve objektif bir ilişki olması, Allah “La ilahe illallah. (Allah’tan başka ilah yoktur.)” dediğinde Allah için doğru olduğundan, bizim için doğru, bizim için 2+2=4’tür doğruysa Tanrı içinde doğru olacağını, yoksa Allah’la insan arasındaki gerçekçi bağın kopacağını, bunun ahlaki anlamda da böyle olduğunu, Allah’ın insanlara hakkı tavsiye edin derken, hakikatin Allah için başka insanlar için başka olamayacağını açıkladıktan sora konferansın soru cevap bölümüne geçildi.

Günün anısına Enstitümüz adına Yönetim Kurulu Üyemiz Mücahit Yeşil tarafından Prof. Dr. Mehmet Sait Reçber’e plaket takdim edildi.

 

SUDUR VE YARATMA

2 Nisan 2016 Cumartesi saat 14.00’de Enstitümüz Zemahşerī Müzakere Meclisi Salonunda, Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi  Öğretim Üyesi Doç. Dr. Murat DEMİRKOL “Sudur ve Yaratma” konulu konferansını verdi.

Konferansında Murat DEMİRKOL: Varlığın ortaya çıkışı, yaratma ve Tanrı- âlem ilişkisi insanlığın kadim problemlerinden biridir. Yaratılışın gerçekleşme şekli. Filozoflar ile kelamcılar arasında tartışma konusu olmuştur. Kelamcılar, dinî naslara dayalı olarak Allah’ın fail-i muhtar ve yoktan yaratan olduğunu kabul ederken filozoflar mucib bizzat ve sudur yoluyla var eden Zorunlu varlık olduğunu kabul etmişlerdir. Filozofların Tanrı kanıtlaması imkân deliline, kelamcılarınki ise hudus deliline dayanmaktadır.Mrt1

Kelamcılar, Allah’ın iradesiyle isteyerek ve kudretiyle güç yetirerek yarattığı görüşünü benimserler. Kelamcıların teorisinde en problemli nokta, yaratmanın yoktan olduğu vurgusudur. Kur’an yaratmadan bahseder, ama bunun yoktan olduğunu söylemez. Bilakis bir şeyden yaratmadan söz edilir. Her şeyin sudan yaratıldığı bunlardan biridir. Filozoflar yoktan yaratmanın açıklanabilir ve tutarlı bir teori olmadığı görüşündedirler. Onlara göre alem, varlığın kendisi zorunlu varlık olan Allah’tan sudur etmesiyle meydana gelmiştir. Bu durumda filozoflara göre alem kadimdir. Kelamcılar, filozofların kadim alem görüşünden dolayı ezelilerin sayısını çoğaltmakla bir nevi küfre düşmekte olduklarını düşünmüşlerdir. Filozoflar Tanrı’nın alemden zamansal olarak değil, zati ve nedensel olarak önce olduğunu düşünürler. Halbuki kelamcıların teorisinde Allah alemden zamansal olarak öncedir. Buna göre alem hadis, Allah muhdistir. Bu yaklaşım, Allah’ın zamansal ve mekansal varlıklarla iç içe olması ve bir çeşit zamansal olması sonucunu doğurur.

Filozofların alemin ilk olarak yaratılışını izahta başvurdukları sudur teorisine göre Tanrı’dan çokluk çıkamaz. Basit ve soyut olan ve salt akıl olarak görülen Tanrı’dan ilk sadır olan yani çıkan şey ilk akıldır. Çokluğun ortaya çıkışı bundan sonra başlar. İlk aklın birinci olarak zorunlu varlığı akletmesi, ikinci olarak kendisini başkasıyla zorunlu olması bakımından akletmesi, üçüncü olarak kendisini bizzat mümkün olması bakımından akletmesiyle yani bu üç itibarla üç varlık ortaya çıkar. Bunlar sırasıyla ikinci akıl, onun nefsi ve maddi cirmidir. Çokluk faal akla kadar dikey sudur süreciyle, faal aklın etkisiyle oluşup değişen oluş ve bozuluş aleminde yatay olarak gerçekleşir.

Sudur teorisi sadece var oluşuyla sınırlı olmayıp Tanrı’nın alemle ilişkisi ve onu ve içindekileri bilmesi şeklinde de sonuçlar doğurur. Buna göre Tanrı, alemde olup biten şeyleri gerçekleştikten sonra bilmez, onun hasisleri ve hadiseleri bilişi tikel değil, tümel ve huzuridir. Nesne ve olayları duyusal, mekansal ve zamansal arazlarıyla bilmek bilenin iç ve dış duyu organlarına ve güçlerine sahip olmasını gerektirir. Kur’an’da da belirtildiği gibi “Yaratan bilmez mi?” Tanrı’nın bilgisi yaratmasıyla özdeştir. Tanrı’nın başkasına dair bilgisi infiali ve husuli değil, fiili ve huzuri bilgidir. Bu da sudur sürecine bağlı olarak zorunlu gerçekleşir. Tanrı’nın kendisini bilmesi nedenlileri olan yaratılmışları da bilmesini de gerektirir. Kelamcılar ve özelikle Gazzali sudur teorisine bağlı bu bilgi anlayışını Allah’ın yarattıklarından gafil olduğu sonucunu doğurduğunu iddia etmiştir. Fakat Tanrı’nın tikelleri insanlar gibi bildiği şeklindeki yaklaşımın doğurduğu problemleri de giderememişlerdir. Filozoflara göre Tanrı, tikel nesne ve olayları da bütün tikellikleri içinde tümel olarak ve hatta Sühreverdi ve Tusi’nin ifade ettiği gibi huzuri olarak bilir. Diyerek konferansının soru cevap kısmına geçildi.

Mrt2

Enstitümüz Yönetim Kurulu Üyesi Mücahit YEŞİL tarafından günün anısına konferansa katkılarından dolayı Doç. Dr. Murat DEMİRKOL’a bir plaket takdim edildi.

 

MÜSLÜMAN OLMAK, ÖZGÜR OLMAK

5 Mart 2016 Cumartesi saat 14.00’de Enstitümüz Zemahşerī Müzakere Meclisi Salonunda, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesi Psikoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Bilal SAMBUR “Müslüman Olmak, Özgür Olmak” konulu konferansını verdi.

Konferansında Bilal SAMBUR:

“İslam, bütün insanların eşit haklara sahip olduğunu ifade eden dindir. Bütün insanların  onur, hak ve özgürlük açısından eşit olduğu fikri, İslami bir fikirdir. İslam,  özgürlük, tevhit ve hukuk üçgeni çerçevesinde anlaşılmalıdır.

MusOlmOzg1

Günümüzde özgürlük fikri, din dışı hale getirilmiş, hatta İslam’a karşıt hale getirilmiştir. Özgürlük düşüncesinin  hem insani, hem ilahi bir değer olduğu unutulmamalıdır. Tevhit, özgürlük ve hukuku birlikte ele alan yeni bir Müslüman teolojisine ihtiyaç duyulmaktadır.

İslam, fıtrat dinidir. İnsan fıtratının  kendisi özgürdür. Başka bir ifade ile fıtrat dediğimiz insanlığımız özgürlüğümüzden başka bir şey değildir. Fıtrat olarak özgürlüğümüz, kendimizi sürekli olarak inşa, ihya ve  yenileme faaliyetidir.

Hristiyanlık’ta kilise kurumu, her zaman insan özgürlüğünün önüne engel olarak çıkartılmıştır. İslam’da da fıkıh adına insan fıtratı yani özgürlüğü sınırlanmaya, kontrol edilmeye çalışıldığını görmekteyiz. Fıkıh, insan özgürlüğüne karşı konumlandırılamaz. İnsan özgürlüğünü  ortadan kaldırmayı amaçlayan bir fıkıh, fıkıh olmadığı gibi İslami de değildir. Fıkıh, insanın özgürlüğünün  üzerinde geliştiği zemindir. İnsanın kendisi için neyin iyi neyin kötü olduğunu bilmesi, fark etmesi, bu konuda derin bir kavrayış geliştirmesi ancak özgürlükle gerçekleştirilebilir. Sahih anlamda fıkıh, ancak özgürlükle var olabilir.

Özgürlük fikri, hiçbir kültür, medeniyet veya  ideolojinin tekeline bırakılamaz. Özgürlük, çoğu zaman sanıldığının  aksine Batnın malı olan Batılı bir fikir değildir. Özgürlük, Allah’ın bütün insanlara verdiği bir nimettir. Özgürlüğü her insanın sahip olduğu  doğal bir hak olarak tanımak lazımdır.

Özgürlüğü, insan  fıtratının kendisi olarak tanımlayan İslam, devlet, hükümdar, ulema, kilise veya hiç bir otoriteyi insanın  üzerinde bir yere yerleştirmemiş, hiçbir otoriteye, kişiye veya insana hükmetme imtiyazı tanımamıştır. Yönetimin hukukla sınırlanması, İslam’ın kişinin hak ve özgürlüklerini korumak amacıyla geliştirdiği bir fikirdir. Her türlü otoriteryanizm, totaliteryanizm, diktatörlük, tek adamlık veya krallık İslam’la bağdaşmamaktadır. Keyfi ve zorla insana hükmeden her türlü güç, insan ve İslam   karşıtıdır.

Hayat,  hürriyet, mülkiyet ve mutluluğun araştırılması  hak ve özgürlükleri, ancak  hak, onur ve hür olmakla mümkündür. İslam, var oluş nedeni olarak insanın hayatının, malının, aklının, dininin ve neslinin korunmasını   esas  almaktadır. İslam, insan hak ve özgürlüklerini kendisinin var oluş nedeni olarak kabul eden sahih fıtrat dinidir.

İslam, insan ilişkilerinin zorbalık ve baskıyla zehirlenmemesi gerektiğini ifade emektedir. Dinde zor ve zorbalığın olmaması, İslam’ın mottosudur. Hak ve batılın, doğru ve yanlışın birbirinden ayrılması için zor ve zorbalığın değil, hukuk ve özgürlüğün var olması gerekmektedir.

İslam, özgürce Müslüman in olmayı gerektirmektedir. Günümüzde Müslüman olmak ile özgür olmak birbiriyle  zıt olan olgular olarak anlaşılabilmektedir. Müslüman olmak için özgür olmaktan vazgeçilemeyeceği gibi,  özgür olmak için de Müslüman olmaktan vazgeçilemez. Özgürlük, Müslüman olmanın şartı, Müslüman kalabilmenin ve yaşayabilmenin olmazsa olmazıdır.

Kur’an’ın  antropolojik  vizyonu özgür ve onur sahibi insandır. İnsan, özgür olarak doğru veya yanlış seçimler yapabilir. Hakikat adına , insanı  yanlış seçimlerden alıkoymak için  insana zorla müdahale edilemez. Kur’an için insanın seçim özgürlüğünün korunması olmazsa olmazdır. Kur’an, hiç bir gerekçe ile insanın seçim özgürlüğünün kısıtlanmasını ve ortadan kaldırılmasını meşru görmemektedir.

İslam, dini, felsefi, entelektüel, bilimsel, sanatsal, ahlaki, manevi, siyasal ve sosyal hayatının zor ve zorbalıktan temizlenmesi gerektiğini evrensel bir ilke olarak ortaya koymaktadır. Ancak insanlık,  hayatın neredeyse her alanında zor ve cebir kullanmayı ana norm haline getirmiştir. İnsani başarısızlıkların ve  felaketlerin temelinde zor ve şiddetin kullanılması vardır. İnsanlar, istedikleri bir hayat tarzını seçebilirler, yaşayabilirler ve  savunabilirler. Bütün bu süreçlere, hiçbir şekilde zor kullanma  yoluyla müdahale edilmemesini gerektirmektedir.

İnsanların din özgürlüğünü din adına ortadan kaldırmak, İslam’la bağdaşmamaktadır. İnsanlar, bir dini kişisel veya sosyal olarak yaşama, kurumlarını kurma, eğitimini verme,  bir dini görüşü eleştirme veya reddetme, kendilerine uygun inancı seçme hakkına sahiptirler. İnsanlar, din özgürlüklerini kullanmaktan dolayı hiç bir şekilde cezalandırılamazlar.

MusOlmOzg2

Fıtrat, insanın kendisi  olmasını, kendisine ait olmasını ve  kendine uygun  bir hayat yaşamasını gerektirmektedir. Özgürlük, insanın kendi hayatını, fıtratını ve insanlığını nasıl yaşayacağının kendisi tarafından belirlenmesidir. Hiç kimse, dışarıdan bir otoritenin, şahsın veya grubun isteklerine uygun olarak yaşamaya zorlanamaz.

İslam, insanı sadece Allah’a kul tutmakla sorumlu tutmaktadır. İnsanın Allah’ın dışında hiç bir otoriteye, güce, kişiye veya gruba kul olması kabul edilemez. İnsanın, bütün bağımlılıklardan ve sorumluluklardan kendisini arındırması gerekmektedir. İslam’ın insan özgürlüğünün ve sorumluluğunun temeline Allah’ı yerleştirmesi, insanın yapay bir şekilde köleleştirilmesinin önünde engel oluşturmaktadır.

Tevhit ilkesi, insanın insanı kontrol etmesini ve yönetmesini yasaklamaktadır. İnsanın insanı kontrol etmesi sapkınlığı, insan onuru ve özgürlüğüyle bağdaşmamaktadır. Hiçbir insan bir diğerine hükmetme ayrıcalığına sahip değildir. İnsanlar, birbirlerini kontrol etmek ve hükmetmek yerine birbirlerinin özgürlüklerine ve haklarına tam olarak saygı göstermeyi öğrenmelidirler.

MusOlmOzg3_Plk

İslam, fıtrat dini  olarak  özgür olmayı gerektirmektedir. Ancak insanlığın  sahih fıtrat dini olmaktan  kabilevi ve kolektivist bir dine indirgenmesi halinde, İslam, özgürlükle, insan onuruyla, çoğulculukla, akılla bağdaştırılmaz hale getirilmektedir. Müslüman olmak, bir kabileye ait olmak değildir. Müslüman olmak, insanlığın özgür, onurlu, akıl sahibi, yaratıcı ve dinamik bir ferdi olmak demektir. Müslüman olmak, kendisini diğer insanlardan üstün gören, onlara hükmetmeyi amaç edinen ve bütün dünyayı hegemonyasına almak isteyen kişi değildir. Müslüman olmak, bütün insanları eşit ve özgür gören, diğer insanlarla birlikte özgürlük, hukuk ve barış içinde yaşamayı seçen insandır. Özgürlük, insanın kendisi olmasıdır.” Diyerek konferansının soru cevap kısmına geçildi.

Enstitümüzce günün anısına konferansa katkılarından dolayı Prof. Dr. Bilal SAMBUR’a bir plaket takdim edildi.

 

KİŞİSEL GELİŞİM SEMİNERİ

Enstitümüzce 9, 23 ve 30 Ocak 2016 tarihlerinde Girne Amerikan Üniversitesi, Beşeri Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Bekir DEMİRKOL tarafından bir dizi “Kişisel Gelişim Semineri” gerçekleştirilmiştir.

Bekir DEMİRKOL: Seminer katılımcılarından “Sizin neye ihtiyacınız var?” sorusuna cevaplar almak ve izleyeceği yöntemi uygulamak üzere “Annem Babam beni yetiştirirken nerde hata yaptılar?”, “Çocukları yetiştirirken zorlandığınız konular neler, nerelerde sorunlar çıkıyor?”, “Neleri bilsen faydalı olurdu, senin için?” şeklinde sorularına cevap yazmalarını istedi. Aldığı yazılı cevaplardan yola çıkarak sorunlara çözüm önerilerine başladı.

İkinci çocuk dünyaya geldikten sonra ikinci çocuğun kıskançlık duygusu nasıl önlenir? Sorusuna “Çocuklar niye kıskanır? Sorusunu sorarak, sevginin çocuk için her şey ve hayatının kaynağı olduğunu, sevgiyi paylaşmak istemediğinden düşman kardeşler konumunda olacağını, kıskançlığın sevginin paylaşılması sorunu olduğunu, sevginin eşit paylaşımının önemini, tarihten ve günümüzden örnekler ve olaylarla açımladı.

KGS_2

Kendi yetersizliğimiz, çocukların değil de başkalarının yetersizliği. Çocuklara doğruyu iyiyi nasıl anlatabiliriz? Sorusuna; Kişi ve birisi olmanın farkındalığına vurgu yaparak “Sen yaratılmışların zümresi ve özüsün, Allah seni (kerim) mükemmel bir şekilde yaratmıştır.” Sözlerinden sonra, “Eziklik duygusu sendedir. Eksiklik hissetmek daha iyiye yönelmek ayrı şey, bir de ezikliğin altında çökmek ayrı bir konu.” Olduğunu belirterek, “Sen kendini nasıl görüyorsun?” sorusunu yönelterek “olduğun” gibi görme ve algılamanın önemine dikkat çekerek, “Eksiksen eksikliğini geliştirmeye çalış, hangimiz mükemmeliz ki? ‘Allah’ın laneti benim üzerimedir.’ demenin alemi yok.” şeklinde izah ettikten sonra ‘fıtrat’ vurgusu yaparak, gerçekçi bir biçimde kendimizi keşfetmemiz ve kendimizden haberdar olarak, kendimiz olmamız gerekliliğini önerdi.

Bekir DEMİRKOL: “Kendine yabancılaşma” vurgusu yaparak; eğitimin şekillendirme, bir anlamda beyin yıkama olduğunu, bir şekilde beynimizin yıkanmış olduğunu, kendimize yabancılaşmış olabileceğimizi, insan tabiatının gereklerinin ne olduğunu, zevklerinin ne olduğunu, sinirlenmenin ne olduğunu bilmemizin gerekliliğini belirterek, insandaki iç sesin şeytani ve rahmani yönlerine değinerek, sana öğretilenlerin (hayat ve din hakkında) seni kendine yabancılaştırabileceğini, sana öğretilen İslam daraltılmış İslam olduğu için, dünya ve ahiret saadeti için olan İslam’ın evrensel boyutunu göremeyebiliyoruz, bu yüzden rahmani iç sesine kula vermeyi, sabah akşam kendini dinlemeyi tavsiye etti ve “Buna kendini terbiye etme denilebileceğini.” söyledi.

“Anne ve babanın çocuk yetiştirirken yaptığı hatalar” sorununu ele alarak, burada çocuk yetiştirirken sevginin doğal ve içtenlikle gösterilmesinin gerekliliğinden bahsederek, bireyde özgüvenin tesisi için bunun önemini belitti ve bizim içinde bulunduğumuz coğrafyanın terbiye usulünün sıkıntılı olduğunu, terbiyenin korku temelli, emir komuta zinciriyle yapılma eğiliminin sakıncalı olduğunu, bunun kişiye yakın ve sevgi temelli olmamasından kendine yabancılaşmaya ve özgüven eksikliğine götürdüğünü, örnek olaylardan yola çıkarak belirtti. Çözüm olarak kimlik ve kişilik oluşumunda sevgi ve güven ortamının önemli olduğunu, sevgi gösterilen kimsenin şımarmayacağını ve kullanılamayacağını söyleyerek, insanın gelişim evrelerini bilmenin gerekliliğini ve çocuk psikolojisi kitaplarından birisini okumayı tavsiye etti.

Bizim toplumuzun kuralcı ve sınırlayıcı olduğunu, bu konuda akademik araştırmaların da genç girişimcilerin azlığını ortaya koyduğunu, bizim kültürümüzün özellikleri girişimci yetiştirmeye müsait olmayacağını, ancak her türlü başarısızlığı anne ve babadan bilmememiz gerektiğini, bu durumun bilincinde isek, bunu tersine çevirerek üstesinden gelebileceğimizi ve değiştirebileceğimizi söyledi.

Bizim kültürde genç erkek ve kızın kendi düşüncesini söyleyemediğini, ama helal süt emzirdiysen korkmaman gerektiğini, her şeye rağmen gayret içinde olunduğunda özümüzün ve bizi çeken şeylerin farkına varacağımızın, “evladın seni sorguluyorsa, korkma sana isyan bayrağını çekmek için değil, etrafında olan şeyleri anlamak içindir.” diyerek bilincin oluşması için bunun gerekli olduğunu belirtti.

KGS_1

Bekir DEMİRKOL: Türkiye’nin sorunlarının sanılandan fazla olduğunu, düşünce değiştirdiğimizi, tavır ve yön değiştirdiğimizi, yani çocuk yetiştirirken sandığınızdan çok sıkıntı çekeceğimizi, çünkü iki medeniyet birikimi içinde bulunduğumuzu örnekleyerek açıklamaya başladı. İnsan tabiatına güvenmemiz gerektiğini, yolumuzda giderken tökezleyebileceğimizi bundan korkmamamız gerektiğini, paniklemeden insan tabiatına güvenerek yürümemiz gerektiğini vurguladı.

Anneyim çocuklarım beni örnek almak istemiyor? Sorusuna; Erkek ve kız çocuğunun anne babayı örnek aldığını, eğer kendinle uyumlu örneklik oluşturuyorsan bunun doğru olduğunu, ancak kendinde olmayanı çocuktan istersen, çocuk sendeki çelişik durumu gördüğü için birbiriyle çelişen tablonun oluşacağını, ama aslında fıtratta bunun böyle olmadığını, mükemmel rol model olmaktan ziyade kendin olmanın önemli olduğunu, kimlik ve kişilik sorunlarının aşılmasının gerekliliğini, bu konudaki katılımcı deneyimleri paylaşım ve örnek olaylar üzerinden açımladı.

Kendi içsel devrimini gerçekleştirmemizin ve değişimin mümkün olduğunu görmemizin, insanların pavlov’un köpekleri olmadığını görmemizin yeterli olduğunu, kendimizi mahrum bırakmadan gerçeklerle yüzleşerek yeni ve dengeli davranışlar geliştirebileceğimizi, insan tabiatına yöneldikçe insan tabiatını tanıyacağımızı ve aşama kaydedeceğimiz potansiyel durumların elimizde olduğunun keşfedileceğini örneklerle izah etti.

İnsan tabiatının sağlam olduğunu, rahat olunması ve kaygıdan uzaklaşılmasını, çocuk içinde bulunduğu güven ve sevgi ortamında kendini gerçekleştireceğini ve tabiatının gereğini yerine getireceğini yani büyüyeceğini, asıl fazla endişe ve kaygının ona yansımasının tabiatını bozacağını, çocuğun yanında destek olarak kendi çağının sorunlarıyla başa çıkacak donanımlar edinmesinin sağlanmasının yeterli olacağını belirterek, kalıpların dışında ezber bozarak konulara bakmaya çalıştığını belirterek semineri sonlandırdı.

Enstitümüzce seminere katkılarından dolayı Yrd. Doç. Dr. Bekir DEMİRKOL’a bir plaket takdim edildi.

KGS_3

 

ELEŞTİREL DÜŞÜNME ETKİNLİKLERİ

12, 19 ve 26 Aralık 2015 tarihlerinde Enstitümüzce düzenlenen “Eleştirel Düşünme” semineri, Prof. Dr. İbrahim ÖZDEMİR tarafından Zemahşerī Müzakere Salonumuzda gerçekleştirildi.

İbrahim ÖZDEMİR: 1. Hafta, seminere sürü psikolojisinin olumsuz sonuçlarına değinerek, Eleştirel Düşünmenin“Bilgi ve zekâmızı bir konu hakkında en mantıklı ve doğru sonuca etkin bir şekilde varmak için kullanmamızı sağlayan, akılcı düşünmenin önündeki sayısız engeli tanımlayıp üstesinden gelmeye bizi teşvik eden süreç” olduğunu belirterek, “Eleştirel düşünme, hem antik felsefede hem de İslam felsefesinde entelektüel erdemlerin başında geldiğini” vurgulayarak, “Antiklerin bilge, modernlerin ise eleştirel düşünür dedikleri insanlar, bilgi ve deneyimle desteklenmiş akla dayanan pratiğe dökülebilen sağlam yargılarda bulunan insanlar” olduğunu geçmişten günümüze örnekleyerek anlattı.

ELD_1

Ekolojik, kültürel, dini ve etnik çeşitliliklerden bahsederek, farklılıkların zenginlik olduğunu ve “hiçbir şeyi ilk görünüşüyle kabul etmeden, olayları olguları ve düşünceleri mantıklı değerlendirmeler yaparak, teorileri, iddiaları onları oluşturan bileşenlerine ayırarak, kişisel hatalardan ve önyargılardan ayıklayarak, yeni fikirlere açık olarak, kendi fikirlerini de her zaman gözden geçirmeye istekli olarak, denge kurmayı amaçlamanın” gerekliliğini belirterek, “eleştirel düşüncenin karakteristiklerinin kendilerine karşı dürüst, kullanılmaya karşı direnen, şaşırtmaların üstesinden gelen, sorgulayan, yargıları delillere dayandıran, olaylar arasındaki ilişkiyi arayan, bağımsız” şeklinde vererek, “Merak/Soru bilginin başlangıcıdır” vurgusuyla “Kim, Nerede, Ne Zaman, Niçin, Ne, Nasıl” sorularını açımladı ve örneklendirdi. (B.Russel, A.Toynbee, Ş.Sami).

İbrahim ÖZDEMİR: 2. Hafta, İnsanın Anlama Sürecini; “1. Gerçek, 2. Algılama, 3. Düşünme Süreci (a-Temel Duygusal Gereksinimler, b-Değerler ve İlkeler), 4. Sonuçlar” Şekil üzerinde anlatarak, “Kritik düşünür haline gelmenin aşamalarını; 1. Kritik düşünebilen birinin bakış açısını edinin 2. Kritik düşünmenin önündeki engelleri tanıyın ve bunlardan kaçının, 3. Argümanları tanımlayın ve birbirinden ayırın, 4. Bilgi kaynaklarını değerlendirin, 5. Argümanları değerlendirin” şekline vererek eleştirel düşüncenin ne olmadığını izahladı ve Eleştirel düşünme için bakış açısını “-Açık fikirlilik, -Sağlıklı bir şüphecilik –Entelektüel tevazu, -Özgür düşünme, -Yüksek motivasyon” başlıkları ve Gazali ve Descartes’tan örnekler vererek açıkladı.ELD_3

İbrahim ÖZDEMİR: 3. Hafta, Medyadaki önyargı ve propaganda nasıl saptanır? Başlığı altında birçok örnekler vererek, “Yazılı basındaki önyargı ve propagandaların arkasındaki mantık esasında basit olup tüm dünyada aynı olduğunu, her toplumun ve kültürün kendine özgü dünya görüşünün gördükleri şeylere renk katığını belirlediğini, tüm dünya yazılı basın, hakkında yazdıkları kültürün dünya görüşünü yansıttığını, ancak dünyada olup bitenlere ilişkin gerçekler, o kültürde olup bitenden çok daha karmaşık olduğunu, yazılı basının eleştirel bir okuru olabilmek için kişinin bu gerçekleri bilmesi ve ona göre okumasının” önemini belirterek Madison’ın demokrasi ve yazılı basın hakkındaki düşüncelerine yer vererek, “medyanın yaşamımız üzerindeki etkisini değiştirebilmek için bir bakış kazanmak olduğunu vurguladı.

Yazılı basında çıkanları düşünmeksizin kabullenmek yerine, onları eleştirel bir tarzda değerlendirmeye tabi tutmak medyadan gelen mesaj ve haberlere tepki verirken: bağımsız, iç görü sahibi, eleştirel olabilmek.” gerektiğini belirterek, E. Zola’nın aydın sorumluluğunu taşıyan Dreyfus Davası ile ilgili makalesinden bahsederek semineri sonlandırdı.

Enstitümüzce seminere katkılarından dolayı Prof. Dr. İbrahim ÖZDEMİR’e plaket takdim edildi ve katılımcılara belgeleri verildi.

Sunumlar için tıklayınızELD_2

 

KLASİK ŞİİR METİNLERİ ÜZERİNDEN ZİHNİYET OKUMALARI I

Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim üyesi Yaşar Aydemir, Klasik Türk Edebiyatı Metinleri üzerinden zihniyet okumaları seri konferansının ilkini 24 Ekim 2015 Cumartesi saat 14.00’de Enstitümüz Zemahşerī Müzakere Meclisi Salonunda gerçekleştirdi.YA_1

Zihniyetin ne olduğunu, zihniyetin bileşenlerini ve medeniyet ile ilişkilerini kısaca ele alarak konuya girdi. Metin üzerinden zihniyet okumalarının bu konferanstaki ana konusu günlük hayattaki barınma mekânlarının niteliği ile ilgiliydi. Yaşar Aydemir, zihniyet-sanat ilişkisine kısaca değindikten sonra "Sanata Yansıyan Zihniyetin İz Düşümü: Kâfirî Bina Muhkem Olur" alt başlığı ile konuyu kendisine verilen süre içerisinde ele aldı. Müslümanların inancı gereği insanın dünyada kalıcı olmadığını bilerek hareket etmesi gerektiği anlayışını farklı şairlerden verdiği örneklerle delillendirdi. Bunlardan birisi Nesîmî'nin;

Dünyaya arka virürler mülk ü mâl ü devlete

Bî-bekâ bünyâdı yohdur ol dahı muhkem degül

beyti, diğeri de aynı çerçevede Şeyhî'nin;

Devlet evi dîvârına yastanmayıgör kim

Muhkem değil ey şâh bu bünyâdın esâsı

beyitleriydi. Toplumda yaygınlık kazanan bu anlayışın insanların barındıkları yerleri genellikle dayanıksız malzemeden yapmasına, ahşap ve toprağa yakın yapılar tercih etmelerine sebebiyet verdiğini söyledi. Bunun yanında vakıf eserleri ve dinî mekânlarda daha sağlam malzeme kullandıklarını ifade ile "İnsan bu dünyada kalıcı değildir. Baki olan ise Allah'tır" hareket ettiklerini söyledi. Bu anlayışın zihniyetten bağımsız olmadığını vurguladı. Necatî'nin;

Gide mi ey seng-dil zülfüñ hayâli sîneden

Çün bilürsin muhkem olur kâfir itdügi bînâ

beytini "Klasik kültürde sevgilinin zülfü siyah değil simsiyahtır. Zülüf, sevgilinin ay veya güneş gibi olan yüzünü örtünce hakikatin yüzünü örtmüş olur. Bundan dolayı da kâfir olarak tasavvur edilir. Âşığın sevgilinin zülfüne duyduğu hevesini gönlünden söküp atmak mümkün değildir. Öyleyse taş kalpli sevgilinin zülfünün hayali âşığın sinesinden gitmez. Tıpkı kâfirin yaptığı bina gibi sağlamdır." Şeklinde açıkladı. Necatî'den bir başka örnek daha vererek kâfirin yaptığı binanın toplum tarafından sağlam algılandığının altını çizdi:

Uralı zülfi kâfirî bünyâd

Sevgüsi dilde katı muhkemdür

Bu anlayışın toplumda genel kabul gördüğünü Nevî'nin beytinden hareketle dile getirdi;

Dâim harâbelik yaraşur kalb-i mü’mine

Beytüñ binâsı muhkem olur olsa kâfirî

 

Yaşar Aydemir konuya örnek teşkil edebilecek birçok beyti verdikten sonra umumî bir çıkarımla sunumunu tamamladı: "Toplumda kendisine yer bulan her anlayış sanata, özelde edebiyata yansır. Bu eserlerden hareketle tarih, ilahiyat, sosyoloji ve psikoloji gibi alanlara ait çıkarımlarda bulunmak yanlış bir davranış olmasa gerektir. Toplum hayatında egemen olan anlayışlar bireyin refleksleri halinde hayata yansır.

Her bir davranış düşünülerek veya hesabı yapılarak gerçekleşmez. Osmanlı medeniyetinin zihniyet dünyasında genellikle dinî yapılar ve vakıf eserlerinin yapımında sağlam malzeme kullanılmış ve yapımına özen gösterilmiştir. Aynı özenin diğer yapılarda gösterildiğini söylemek zordur. Kâfirin yaptığı binanın muhkem olması meselesinin şairler tarafından da tespiti umumî kanaati göstermesi açısından önemlidir. Tersten bakıldığında Müslümanların inşa ettiği binaların en azından kâfir olarak ifade edilen insanların yaptığı binalar kadar sağlam olmadığı ortadadır. Ancak "Kafirî binanın muhkemliği meselesini bugünün değer yargılarıyla mahkûm etmek de yanlıştır. Bizim sunumumuz bunun yanlışlığı veya doğruluğundan ziyade bir tespite dayanmaktadır. Biz bugünden farklı olarak atalarımızın ahşaptan ve tek kattan yana tercih yaptıklarını, bizim taş, tuğla ve çok katlı beton binaları tercih ettiğimizi görebiliyoruz. Onlar toprağa yakın ve başka varlıkların hukukunu gözetirken bizim daha fazla kazanma hırsıyla onlara yaşam hakkı bile tanımadığımızı da görüyoruz. Ahşap yapıların esnekliği ve yoğunluğunun azlığı dolayısıyla çökme durumunda geniş yaşam boşlukları bıraktıklarını, yaralanmalara sebebiyet veren tuğla yapılar ile ağırlıklarıyla ezilmelere yol açan beton bloklara göre daha güvenilir olduklarını da biliyoruz." cümleleriyle sunumunu tamamladı. Gelen sorulara da açıklayıcı cevaplar verdi. Günün anısına Enstitümüz adına üyemiz Mücahit Yeşil tarafından Prof. Dr. Yaşar AYDEMİR’e plaket takdim edildi.

 

KLASİK ŞİİR METİNLERİ ÜZERİNDEN ZİHNİYET OKUMALARI II

Prof Dr. Yaşar Aydemir bu seminerinde Klasik Türk Şiiri metinleri üzerinden zihniyetin izlerini sürmeye devam etti. Bu haftaki merkeze aldığı konu klasik şiirin sevgili tipinin oluşumu, gelişimi ve değişimi idi. Yaşar Aydemir, "Selçuklu ve devamında Osmanlı medeniyetinin zihniyet dünyasının oluşumuna katkı veren değerleri ve bunların terkibini hatırlatacak, arkasından bu anlayışın tezahürü olan beyitler üzerinden zihniyet okumalarına başlayacağız. Toplumsal hayatın dinamikliğini dikkate alarak yüzyıllar içerisinde oluşan zihniyet değişikliklerinin izlerini yine şiir üzerinden sürmeye çalışacağız. Buradan çıkarılacak dersleri de dinleyiciye bırakarak konuşmamızı tamamlayacağız." Cümleleri ile konferansına başladı.YA_2

Yaşar Aydemir, zihniyet kavramının topluma hâkim olan düşünce sisteminin bütünü olduğunu, düşünce sisteminin en önemli bileşenlerinin de; din, kültür, gelenek ve değer yargıları olduğunun altını çizdi. Aydemir, Edebiyatta gerek yazarın ve gerekse şairin sınırlarını belirleyen, ona yön veren, onu bu sınırlar içerisinde düşünmeye ve yazmaya yönelten temel hususun zihniyet olduğunu ifade etti. Her dönemin şiirinin kendi içinde bütünlük arz ettiğini, bir devirde yazılan şiirlerin döneminde hâkim olan ahlâk ve estetik değerlerle aynı çizgide yazıldığını, dönemin sanat zevkine hitap ettiğini söyledi.

Selçuklu-Osmanlı medeniyetinin referans kaynaklarını, toplumun İslamlaşma sürecinde tasavvufun rolünü ve bu çerçevede kurulan şiir geleneğini örnekleriyle anlattı. Kurulan şiir geleneğinin başlangıcında anlatılan sevgilinin ilahî varlık olduğunu, bunu anlatan şairin de teşbihî bir dil kullandığını dile getirdi. Birçok beyitle bu fikrini destekleyen Aydemir Yunus Emre'nin;

Bizim hâlimizden bilen kimdir aşka münkir olan

Bizim sevdiğimiz Hak’tır bu halka göz ü kaş gelir

Hayretî'nin;

Sûretâ gerçi ki biz kaş göz temâşâsındayız

Zâhidâ ma’nîde Hakkuñ ‘arş-ı a’lâsındayız

Necatî'nin;

Şol ki Nakkâş-ı lem-yezel özler

Dilberün hüsnini bahân’eyler

Gibi beyitler ile Latîfî Tezkiresinin konuyla ilgili “Aslında şairlerin mecazî şiir örtüleri ve gerçeği iltibaslarında def, ney, sevgili ve şarabı gösteren ibare ve istiareler gelirse, görünüşe bakıp bunları şarap, dilber, kol ve boy övgüsü olarak düşünmemek lazımdır. Tasavvuf ve gerçek bilenlerin dilinde her sözün bir manası, her ismin bir müsemması, her sözün bir tevili ve her tevilin bir temsili vardır.” beyanını paylaştı. Bu gelenek içerisinde sevgilinin hep merkezde bulunduğunu, Mecnûn'un Leylâ'nın yüzünden bilindiğini, Leylâ olmasa Mecnûn'un adını sanını duyan olmayacağını ifade ettikten sonra bunları ayrı ayrı örneklendirdi. Geleneğin hâkim anlayışında sevgiliyle görüşüp konuşan bir âşık anlatımının olmadığını ifade eden Aydemir, Nefî'nin beytinden hareketle âşığın sevgiliyi rüyasında bile görmesinin zorluğuna işaret etti:

Baht uyansa hâba varsa dîde-i bîdârımız

Düşde bâri gayrdan tenhâ düşürsek yârimiz

Sevgilinin anlatımında kullanılan benzetme unsurlarının günlük hayatta veya kültürde toplum beğenisini yansıttığını ifade eden Aydemir, bu benzetmeliklerin sevgilinin öne çıkarılan özelliğini hakkıyla temsil edemediğini ve etmesinin de beklenmediğini değişik örneklerle gözler önüne serdi. Örneklerden birisi de Ahmet Paşanın beyti idi:

Sidreye beñzetdügüm ‘ayb itme cânâ kaddüñi

K’anı beñzetmekde bundan müntehâsın bilmedüm

YA_3

Klasik şiirin sevgili-âşık ilişkilerinde mutlak söz sahibi olanın sevgili olduğunu ve âşığın üzerindeki etkisini gösterdiği ifade eden Aydemir'in örnek verdiği beyitlerden birisi de Fuzulî'nin bir beytiydi:

Cânı cânân dilemiş virmemek olmaz ey dil

Ne nizâ eyleyelüm ol ne senündür ne menüm

Yaşar Aydemir, "Toplum Değişiyor-Sevgili Değişiyor" alt başlığı altında süreçte zihinsel dönüşüme paralel olarak sevgili anlayışının değişimini örneklerle gösterdi. Enderunlu Vâsıf'ın;

Beklesem bir iki çifteyle sizi iskelede

Yârın eyler misiniz üç sularında teşrif

Mısralarıyla âşığın randevu verdiği bir sevgili, Nedîm'in;

Münâsibdir sana ey tıfl-ı nâzım hüccetin al gel

Beşiktaşa yakın bir hâne-i vîrânımız vardır

Mısralarıyla âşığın ayağına çağırdığı sevgiliyi örnek olarak verdi.

Râşid'in;

Öyle mecnûn olacak hüsnüne Leylî yoktur

Dizesiyle tahtı sarsılan sevgilinin, Meşhurî'nin;

Bir hûb ki Meşhûrî dirîğ eyleye vaslın

Şâyetse midir sahte edâsın çekeriz biz

Beytiyle vuslatını esirgeyen bir sevgilinin sahte edasına katlanacak âşığın kalmadığı örneğini verdi. Son olarak da Âşık Veysel'in:

Güzelliğin on para etmez

Bu bendeki aşk olmasa

mısralarının geleneğin kuruluşundaki idealize edilen sevgili anlayışı ile 180 derece değişim gösterdiğini, tarihsel süreçte toplumun hayat anlayışının değişimine paralel olarak idealize edilen sevgili tipinin nasıl günlük hayattaki bir sevgiliye evrildiğini, sevgili-âşık münasebetinde nasıl bir merkez değişimine uğradığını ortaya koyarak konferansını bitirdi. Gelen sorulara ayrı ayrı örneklerle cevaplar verildi.

 

“DÜŞÜNCE BİÇİMLERİ VE MANTIK”

7 Kasım 2015 Cumartesi saat 14.00’de Enstitümüz Zemahşerī Müzakere Meclisi Salonunda, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Mantık Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Şafak URAL “Düşünce Biçimleri ve Mantık” konulu konferansını verdi.

Şafak URAL: Hayatında “Mantık” ve “Bilim Felsefesi” olmak üzere iki alanla ilgilendiğini, burada mantık öğreniminin bir serüvenini anlatacağını belirterek, öncelikle konu başlığımızdaki “Mantık” ve “Düşünce Biçimleri”nin aynı şeyler olmadığını, mantığın geniş anlamda günlük konuşma dilinde aynı anlamda kullanılabildiğini, ancak “Mantık’ın” bilim olarak düşünüldüğünde farklı anlam içerdiğini, matematiksel bir bilim, formel bir disiplin ve bir ispat yöntemi olarak karşımıza çıktığını vurgulayarak konferansına başladı.

SU_1

Şafak URAL: Formel bir disiplin olarak mantığın içeriksiz, sembolik, yapay bir dil olduğunu, Mantıkçının öncüllerin doğruluk ve yanlışlığı ile ilgilenmediğini, ancak doğruluk değeri taşıyabilen bir yargı düşündüğünü (Buna özne, yüklem ve bağlaçtan oluşan önerme denildiğini) ve iyi bir önermeden sonuca gidilmesinin denetlemesini yaptığını belirterek, Bunun için yapay bir dile ihtiyaç olduğunu ve matematiksel işlemler yapılması gerektiğini, Bu açıdan Mantık bir akıl yürütme işleminin bir değerlendirmeye ve yorumlamaya tabi kılmadan sonucun doğrumu yanlış mı olduğuna karar verme gibi olağan üstü bir imkan sunmuş olduğunu, Mantığın kolay tarafının bize dışarıdan bir şey ithal etmeden kendi içimizde olan bize ait bir şey olması, zor tarafının size ait olan şeyin ifade edilmesinin ve anlaşılmasının olduğunu vurguladı.

Aristoteles’in kurmuş olduğu bu Mantık 18.asır Newton’un katkılarıyla dönüşümü sağlanarak bu haliyle 20.asrın başlarına B.Russell, Whitehead, Carnap vd. düşünürlere kadar geldiğini ve 20.asırda bunun dışına çıkıldığını söyledi.

Şafak URAL: Yeni bir mantık kurmanın niçin bu kadar zahmetliydi? Sorusunu sorarak “Bütün medeniyetlerin en üst noktada mantığa yer verirler. Çünkü mantık olayları ve kendimizi anlamada kullanabileceğimiz tek araç. Yalnız öyle bir araç ki iki tarafı keskin, eğer iyi kullanırsanız yararlı, kötü kullanırsanız elinizi keser.” cevabını vererek, Aristoteles’in mantığa organon (araç-alet) dediğini ve doğru düşünceyi yanlış düşünceden ayıran bir araç olarak baktığını açıkladı.

Bu haliyle Mantık yapay bir dil olarak karşımıza çıktığını, Düşünce Biçimleriyle alakasının bulunmadığını 1960’lı yıllardan sonra yeni yapay dillerin kurulduğunu ve beraberinde yeni mantıkların söz konusu olmasıyla Düşünce Biçimleriyle ilişkisinin kurulmaya başlandığının görüldüğünü belirterek, İki değerli mantık (doğru veya yanlış), Çok değerli mantık (doğru, yanlış veya belirsiz), Temperal mantık (doğru, yanlış veya belirsiz ve zamansallık), Modal mantık (değerler artıyor), Puslu mantık (olasılık doğruluk değeri) gibi mantıkları açımlayarak, elimizdeki araç değiştikçe farklı bir şeyleri çıktığını, mantığın burada düşünce biçimleriyle ilişkisinin ortaya çıktığını, bunun birazda insan aklının kesinliği, keskinliği, denetlenebilirliği, nesnelliği aramasından kaynaklandığını vurguladı.

Şafak URAL: Günümüzde Formel Mantığın dışında ama irrasyonel olmayan ve düşünce biçimleriyle daha fazla ilgilenen, formel mantıkla hep geçmişten beri çekişerek gelen İnformel Mantıktan bahsetmek gerektiğini, Türkiye’de yeni yeni çalışılan İnformel Mantığı Aristoteles öncesi sofistlerin temsil ettiğini, bunların mesleğinin mugalata yapmak olduğunu, hayatlarını mantık yani karşısındakini ikna etmeyi öğreterek idame ettirdiklerini yani akıl sattıklarını belirti.

Aristoteles’in bunlara karşı formel mantığı kurduğunu, özelliğinin dedüktif (tümdengelim) olması yani öncüllerden sonuç çıkardığını, bütün sağlam düşüncenin işleyişini temsil ettiğini, güvenilir bir yöntem sunduğunu, geliştikçe vazgeçilmez imkanlar sunduğunu, düşünceyi aydınlattığını söyledi. Mantığın dış dünya ile aklın veya bilimin veya düşüncenin ilişkisini güvenilir bir şekilde kurma olanağı verdiğini, hele karşınızda insan veya topluluğunu yargılıyorsanız elinizdeki aracın güvenilir olmasından başka sizi ilgilendirmeyeceğini, Burada birde endüktif (tümevarım) mantığın özelliğinden söz etmek gerektiğini, tek tek örneklerden genelleme yaparak çıkarımda bulunduğunu, örneklerin sıklığı ile güvenirliğini sağladığını vurguladı.

SU_2

Günümüzde sofistik informel mantığın varlığını sürdürdüğünü, kültürel tarafına bakıldığında düşünce biçimleriyle anlaşılabileceğini, kültürün, tarihinin ürettiği deneyimleri yansıttığını, toplumsal, bireysel ve kültürel tercihlerin söz konusu olduğunu, informel mantıkla yapay zekâcıların (bilgisayarcılar) ilgilendiğini, insanların genellikle informel mantığa göre düşündüğünü, Benzetme yaparsak “Bir teknenin A notasından B noktasına gitmesi için 1- Motora (tutkuların-hırsların) ihtiyaç var. 2- Gitmek için isteğe ihtiyaç var. 3- İkisini bir yere götürecek dümene (mantık) ihtiyaç var.”

İşte burada düşünce biçimleri belirli noktalarda mantıkla örtüşen bir özeliğe sahip olduğunu, düşünce biçimlerinin denetlenmesinde formel mantığı dikkate almamız söz konusu olduğunu, informel mantığın ise düşünce biçimlerinin kendisi olduğunu, formel mantığın informel mantığı dışlamadığını, denetlenebilir kıldığını, İnformel mantığı kültürel birikime (medeniyete) yaslamamız, tutmamız ve açmamız gerektiğini belirterek konferansının soru cevap kısmına geçildi. Günün anısına Enstitümüz adına üyemiz Şevki Teke tarafından Prof. Dr. Şafak Ural’a plaket takdim edildi.

 

HÜMANİST PSİKOLOJİNİN İNSAN YAKLAŞIMI

31 Ekim 2015 Cumartesi saat 14.00’de Enstitümüz Zemahşerī Müzakere Meclisi Salonunda, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesi Psikoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Bilal SAMBUR “Hümanist Psikolojinin Kişilik Teorisi” konulu konferansını verdi.DSCF9016

Bilal SAMBUR: Modern psikoloji, genel olarak insan kişiliğine ve psikolojisine dair bir bilim olarak bilinmekte olduğunu. Ancak bu yaygın kanının aksine modern psikolojide ruhun reddedildiğini ve kişilik kavramı ise belirli şartlar dâhilinde araştırma konusu haline getirildiğini. Psikoloji, ruh (psiko) ve bilim (lojik) şeklinde ruh bilimi anlamına gelen iki kelimeden oluştuğunu. Modern psikoloji, ruh bilimi olmayı reddeden bir anlayış üzerine kurulduğunu. Psikolojide hiçbir şekilde ruh kavramına yer verilmediğini belirterek konferansına giriş yaptıktan sonra Bilal SAMBUR: “Ruhu reddeden modern psikoloji, salt insan bilimi olmayı da reddetmiştir. Psikoloji, kendisini insan ve hayvan davranışlarını inceleyen bilim olarak tanımlamaktadır.

 

Hayvan davranışlarından hareketle insan davranışlarının anlaşılıp ve açıklanabileceğini iddia eden psikoloji,  insan bilimi olmaktan kendisini çıkarmıştır. Psikoloji, salt insana odaklanan bir insan bilimi olmalıdır.

Modern psikolojide Freud’un öncülüğünü yaptığı psikanaliz, bilinçaltına ve çocukluk dönemine odaklanmaktadır. Bilinçaltı, insanın istenmeyen cinsellik ve saldırganlık gibi duygu, düşünce arzularının depolandığı yerdir. İnsan, bilinçten ziyade bilinçaltının kontrolündedir. İnsan kişiliği, id-ego-süper ego denilen farklı psikolojik katmanların çatışma alanıdır. Psikanaliz, sanat,  edebiyat, felsefe, ilahiyat, siyaset başta olmak üzere bütün insani alanları etkilemiş en güçlü akımdır. Psikolojide psikanalize Birinci Güç denilmektedir.

Psikanaliz çok yaygın bir şekilde bilinmesine rağmen, modern psikolojiyi şekillendiren esas anlayış davranışçılıktır. Davranışçılık,  zihin ve bilinçaltı kavramlarının bilimsel olarak incelenemeyeceğini, bunların felsefi kurgular olduğunu iddia etmektedir. İnsan onuru ve özgürlüğü kavramlarının davranışçılık açısından hiçbir anlamı bulunmamaktadır. Psikoloji, insanın ölçülebilir ve gözlenebilir davranışlarını inceleyen bilim olmalıdır. Başka bir ifade ile psikoloji, davranış bilimidir. Modern psikolojiyi şekillendiren hâkim akım davranışçılıktır. Davranışçılık, psikolojide İkinci Güç olarak adlandırılmaktadır.

Psikanalizin bilinçaltı ve çocukluk vurgusundan, Davranışçılığın davranışı ölçülebilir ve gözlenebilir olmasından rahatsız olan Maslow, May ve Rogers gibi psikologlar, insanı esas alan İnsancıl Psikoloji adı altında yeni bir yaklaşım geliştirdiler. İnsancıl psikologlara göre psikoloji, bir insan bilimi olmalıdır. İnsan bilimi olmayan bir psikolojinin, insana anlamlı perspektifler sunması mümkün değildir. Hümanist psikoloji, İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımından çıkan Amerika ve Avrupa’nın yaşadığı sorunlara yeni bir yaklaşım getirmeye çalışmaktadır. Amerikalı hümanist psikologlar arasında iyimserliğe vurgu ön planda iken, Avrupalı hümanist psikologlar arasında ise kaygıya vurgu, merkezi bir yer tutmaktadır. Hümanist psikoloji,  modern psikolojide üçüncü güç olarak bilinmektedir.

Hümanist psikoloji, özünde insanın iyi olduğunu esas almaktadır. Olumsuz, kötümser ve karanlık bir insan tasavvuru hümanist psikolojide bulunmamaktadır. İnsan, kendisini geliştirecek ve inşa edecek zengin bir kapasiteye ve yeteneklere sahiptir.

Freud, insan hayatında çocukluk döneminin özellikle 0-5 yaş arasının insan kişiliğini bütün hayat boyunca etkilediğini düşünmektedir. Başka bir ifade ile insan kişiliği çocukluğunun mahkûmudur. Hümanist psikoloji yönelik olarak insanı anlamaz ve hiçbir dönemle insan kişiliğini kısıtlamaz. Hümanist psikolojide insan kişiliği sürekli olarak gelişen ve geleceğe bakan bir yönelim içindedir.

Psikanaliz, insan kişiliğinin çocukluk döneminde yaşanan olumsuz anılar ve yaşanan travmalar tarafından belirlendiğini söylerken, davranışçılık uyaran-uyarılan ikilemi ve ödül ve ceza durumunun insan davranışının şekillendirildiği ve şartlandırıldığını iddia etmektedir. Psikanaliz ve davranışçılık, determinist teorilerdir. Hümanist psikoloji, insan davranışını belirli bir determinizme mahkûm etmeyip her bireyin özgür iradesiyle davranışlarını oluşturduğuna vurgu yapmaktadır.

Psikanaliz, anormal kişiler üzerinde yapılan çalışmalar sonucunda insana dair teorilerini ortaya koymaktadır. Hümanist psikoloji, anormal insanları değil, normal ve sağlıklı insanların insanın anlaşılmasında esas alınması gerektiğini savunmaktadır.

Psikanaliz, insanın bilinç düzeyini önemsemekte, insan kişiliğinin anahtarının bilinçaltında yattığını iddia etmektedir. Hümanist psikoloji, insan kişiliğinde karanlık gizemli bölgeler tasavvur etmemektedir. Hümanist psikoloji, bilinçaltı kavramını esas almayıp, insanın bilinçlilik halinin esas alınmasını savunmaktadır.

Psikanaliz, insanı çocukluktan bir türlü kurtulamayan çocuksu bir varlık olarak tasavvur etmektedir. Hümanist psikoloji, insanı çocuksu bir varlık olarak olgun bir kişilik olarak öne çıkarmaktır. İnsanın temel görevi, kişiliğini sürekli olarak olgunlaştırmak ve geliştirmektir.

Modern psikoloji, büyük ölçüde fizyolojinin etkisindedir. İnsan psikolojisin temelinin fizyoloji olduğuna dair yaygın bir görüş mevcuttur. Hümanist psikoloji, insan kişiliğini fizyolojiyle değil, insanın içsel ve sosyal kapasitesiyle temellendirmektedir.

Psikanaliz ve davranışçılık, insan kişiliği konusunda bütün insanların ortak ve genel geçer özellikler taşıdığını iddia etmektedir. Örneğin etki-tepki kuramı, bütün insanların davranışlarının belirlenmesinde etkilidir. Ancak hümanist psikoloji, insanlar arası ortak davranışları bulmak iddiasında olmayıp her bireyin özgün olduğu fikrini esas almaktadır. Her birey kendisine özgü bir varlık olarak kendisine özgü bireysel farklılıklar ortaya koymaktadır.

Hümanist psikoloji, insan davranışını ve kişiliğini kontrol etme ve şekillendirme gibi bir amaç taşımamaktadır. Her birey, kendi kişiliğini şekillendirme potansiyeline, özgürlüğüne ve yeteneğine sahiptir. Her kişi, kendisini özgürce kendisine özgü olarak gerçekleştirmelidir. Kendini gerçekleştirme kavramı, hümanist psikolojinin ortaya koyduğu anahtar kavramdır. Kendini gerçekleştirmek isteyen insan, kendi hayatının sorumluluğunu üstüne almalıdır. Kişinin kendi sorunlarının çözümünü dışarıda aramasının hiçbir işe yarar tarafı yoktur. İnsan, kendi sorunlarının farkına kendisi varmalı ve kendi öz kaynaklarıyla sorunlarını çözmesini bilmelidir. Hümanist psikoloji, insanları özgün bir varlık olduklarını anlamaya ve özgünce kendilerini gerçekleştirmeye davet etmektedir.” sözleriyle konferansın soru cevap bölümüne geçildi.

 

ULUSLAR ARASI “KARL POPPER VE DEĞİŞİM” İLMİ TOPLANTISI

19-20 Eylül 2015 tarihinde Ankara Gür Kent Otel’de “Uluslararası Karl Popper ve Değişim (-Bilimde -Toplumda -Devlette -İnançta)” konulu ilmī toplantı Enstitümüzce düzenlendi. Toplantı yurt içi ve yurt dışından 23 akademisyen ve ilgili dinleyicilerin katılımıyla gerçekleştirildi. İki gün süren etkinlikte konular dokuz oturumda değerlendirildi.

19 Eylül Cumartesi sabah oturumunda ilk olarak Enstitü adına Prof. Dr. Yaşar AydemirToplantının Açış Konuşmasını yaparak, Enstitü’nün 2006 yılında kuruluşundan günümüze yapmış olduğu yerel ve uluslararası çalışmalarına ait değerlendirmelerde bulundu.IMG_718

19 Eylül Cumartesi Sabah 1. OturumuProf. Dr. Bilal Sambur başkanlığında: Jeremy Shearmur “Popper, Diyalog ve Hoşgörü” başlıklı bildirisini, Mark Amadeus Notturno “Özetle İki Noktada Karl Popper” başlıklı bildirisini sundu ve her iki bildirinin müzakereleri yapıldı.

IMG_7188

Cumartesi Sabah 2. OturumuDoç. Dr. Halil Rahman Açar (Enstitü Başkanı) başkanlığında: Ray Scott Percival “Kapalı Zihin Miti ve İdeolojilerin Etkili EleştirisineYönelik Varsayılan Engeller”başlıklı bildirisini, Alparslan Açıkgenç “Çerçeve miti’ni Yeniden tartışma: Epistemolojik Bir Yaklaşım” başlıklı bildirisini ve Steve W. Fuller “Popper’in ‘Üç Dünyası’ Bir İnsan Üstü Üstlenim: Açık Toplumun Morfolojik Özgürlüğü müdür?” başlıklı bildirisini sundu ve bildirilerin müzakereleri yapıldı.

IMG_7260

Cumartesi Öğleden Sonra 3. OturumuProf. Dr. Ernest Wolf-Gazo başkanlığında: Joseph Agassi “Din ve Barış” başlıklı bildirisini, Ali Paya “Dine Popperci (Eleştirel Akılcı) Yaklaşım” başlıklı bildirisini ve Bilal Sambur “Popper’in Açık Toplum Düşüncesi İslam ile Bağdaşırmı” başlıklı bildirisini sundu ve bildirilerin müzakereleri yapıldı.

IMG_7326

Cumartesi Öğleden Sonra 4. OturumuProf. Dr. Jack Birner başkanlığında: Şafak Ural “Karl Popper ve Viyana Çevresinin Metafiziği” başlıklı bildirisini, Stephan Hartmann “Bilimsel Akıl Yürütmeyi Değerlendirme” bildirisini ve Stefano Gattei “Akıl, Hakikat ve Görecelikler: İtalyan Düşünürleri Arasındaki Tartışmalara Dipnotlar” başlıklı bildirisini sundu ve bildirilerin müzakereleri yapıldı.

IMG_7366

20 Pazar Sabah 5. OturumuProf. Dr. Şafak Ural başkanlığında: Ernest Wolf-Gazo “Kabileden Modern Toplum Yaşam Biçimlerinin Değişimine İlişkin Karl Popper ve Ibn-i Haldun” başlıklı bildirisini, Harald Stelzer “Popper’in Kısmi Toplum Mühendisliğinin Güçlükleri ve Toplumsal Değişim” başlıklı bildirisini ve Adnan Ömerustaoğlu “Bilimsel İlerleme ve Objektif Zihin Kuramı”başlıklı bildirisini sundu ve bildirilerin müzakereleri yapıldı.

IMG_7387

Pazar Sabah 6. OturumuProf. Dr. Jeremy Shearmur başkanlığında: John Wettersten “Yanılabilir Aklilik Kuramlarının Toplumsal Karakteri, Toplumları Düzenlemede Bunları Kullanabilir miyiz?”başlıklı bildirisini, Halil Rahman Açar “Popper’in Eleştirel Akılcılığı Üzerine” başlıklı bildirisini ve Dmytro Sepetyi “Karl Popper’in Felsefesine İlişkin Gerekçelendirmeciliğin Bulunmayışı ve Olumsuzlayıcı Açıklama Üzerine” başlıklı bildirisini sundu ve bildirilerin müzakereleri yapıldı.

IMG_7462

Pazar Öğleden Sonra 7. OturumuProf. Dr. Mark Amadeus Notturno başkanlığında: Jack Birner “Popper’in Evrime Yaklaşımı” başlıklı bildirisini, Rodney Huw Thomas “Düşünce, Değişim ve Evrim” başlıklı bildirisini ve Philip Benesch “Karl Popper ve Tarihsel Açıklama” başlıklı bildirisini sundu ve bildirilerin müzakereleri yapıldı.

IMG_7486

Pazar Öğleden Sonra 8. OturumuDoç. Dr. Philip Benesch başkanlığında: I. Larry Udell “Popper ve Rawls: İki Eleştirel Akılcı Düşünür” başlıklı bildirisini, Javed Salehi “Karl Popper’in Düşüncelerinin İran Toplumsal Siyasal Pratiklerine Etkisi” başlıklı bildirisini ve Ralph Champion “Popper Düşüncesinin Büyülü Halısındaki Tehlikeler” başlıklı bildirisini sundu ve bildirilerin müzakereleri yapıldı.

IMG_7543

Toplantının Kapanış ve Değerlendirme 9. OturumuProf. Dr. Alparslan Açıkgenç başkanlığında katılımcı akademisyenlerin bu ilmī toplantının değerlendirmesi ve ileriki senelerde tekrarlanması önerisi üzerine genel değerlendirmelerin ardından sona erdi.

IMG_7545

Bildiri sunanlara Katılım Belgeleri takdim edildi ve günün anısına toplu fotoğraf çekimi yapıldı. İlmī Toplantıya ait bildiriler kısa zamanda kitaplaşarak Türkiye yayım hayatına kazandırılacaktır.

IMG_7546

 

3. ULUSLARARASI

KUR’ĀN’I YENİDEN DÜŞÜNME

-KUR’ĀN’DA BİLGİ KAVRAMLARI-

9-10 Mayıs 2015’te Ankara Gür Kent Otel’de “3. Uluslararası Kur’ān’ı Yeniden Düşünme -Kur’ān’da Bilgi Kavramları-” konulu ilmi toplantısı Enstitümüzce düzenlendi. Yurt içi ve yurt dışı akademisyen ve ilgili dinleyicilerin katılımıyla gerçekleştirildi. İki gün süren etkinlikte konular beş oturumda değerlendirildi.

9 Mayıs Cumartesi sabah oturumunda ilk konuşmayı Enstitü adına Prof. Dr. Yaşar Aydemir, Toplantının Açış Konuşmasını yaparak, Enstitü’nün 2006 yılında kuruluşundan günümüze yapmış olduğu yerel ve uluslararası çalışmalarına ait değerlendirmelerde bulundu.

0.ysr

Cumartesi sabah 1. Oturumu, Av. Atila Kaynak başkanlığında; Alparslan Açıkgenç “ Kur’ān’da ‘ilm’ Kavramı ve Bilgi İçerikli Kavramlar Sisteminin Epistemolojik Açılımı” başlıklı bildirisini, Halil Rahman Açar ise “Bilgi Kitabı Olarak Kur’ān ve Bilgisel Konumu” başlıklı bildirisini takdim etti ve müzakereleri yapıldı.

1.Oturum

Öğleden sonraki 2. Oturum, Prof. Dr. Bilal Sambur’un başkanlığında; Mehmet Sait Reçber “Kur’ān ve Bilgi Metafiziği” bildirisini, Bilal Sambur “Kur’ān’da Kalp ve Anlamı” bildirisini, İlhami Güler “Kur’ān’da Gerçeklik ve Hakikatin Bilgisi” bildirisini ve ardından Musa Bilgiz “Kur’ān’da Bilgi Üretimi” başlıklı bildirisini sundu ve müzakereleri yapıldı.

2.Oturum

10 Mayıs Cumartesi sabahı Yrd. Doç. Dr. Akif Akto başkanlığında gerçekleştirilen 3. Oturumda,; Seyed Mohammad Hossain Kazemini “Kur’ān’ı Kerim Açısından Epistemolojik Kaynaklara ve Temele Dayalı Bilginin Mahiyeti” bildirisini, Mahdi Abbaszadeh “Kur’ān’da ‘Burhan’ın Anlamsal Çözümlemesi” bildirisini ve ardından Hamid Amir Chakhmaghi “Kur’ān’ı Kerim Açısından Doğuştan Bilgi ihtimali ve Gerçekliği” bildirisini sundu ve tartışıldı.

3.Oturum

Öğleden sonraki 4. Oturum, Prof. Dr. Mehmet Sait Reçber’in başkanlığında; Tauseef Ahmad Parray “Tefekkür ve Bilginin Elde Edilmesinde Aklın Kullanımı: Kur’ān Paradigması” başlıklı bildirisini, Muhammad ZUBAİR “Kur’ān Bağlamında Bilgi Teriminin Tonları ve Yan Anlamları” bildirisini ve ardından Galip VELIU “İslamcı Radikalizm (Bilgisel Bir Görüş)” başlıklı bildirisini takdim etti. Sunulan bildirilerin müzakereleri yapıldı.

4.Oturum

5. Değerlendirme ve Kapanış Oturumu (Enstitü Başkanı) Doç. Dr. Halil Rahman Açar’ın başkanlığında, akademisyenlerin ve katılımcıların değerlendirmeleri alındı. Açar’ın genel bir değerlendirmesinin ardından ilmi toplantı sona erdi.

5.Oturum

Bildiri sunanlara ve resmi müzakerecilere plaketleri takdim edildi ve günün anısına toplu fotoğraf çekimi yapıldı. İlmi Toplantıya ait bildiriler kısa zamanda basıma hazır hale getirilerek 2015 yılı içinde kitaplaşacak ve Türkiye yayım hayatına kazandırılacaktır.

Toplu

Diğer ftoğraflar için tıklayınız

İlmi toplantı basında:

Bilgiyi_Kuran_nda_dnmek

________________

 

İSLAMĪ BAĞLAMDA BİLGİ, BİLİM TARTIŞMALARI

11 Nisan 2015 Cumartesi günü Ankara Gür Kent Otel’de “İslamī Bağlamda Bilgi, Bilim Tartışmaları” konulu ilmī toplantı Enstitümüzce düzenlendi. Türkiye’nin Üniversitelerinden 34 Akademisyen ve ilgili dinleyicilerin katılımlarıyla gerçekleştirildi.

11_Nisan_2015_1

Özelde Prof. Dr. Alparslan AÇIK Genç’in Bilgi Felsefesinin konu edildiği ve Enstitü yönetim kurulundan Av. Atila Kaynak, Toplantını Açış Konuşmasında “İslam dünyasında bilgi, bilim tartışmalarının geçmişi ve bu konuda Türkiye’de yürütülen müzakere, yayımlara ve toplantının önemine” yaptığı vurgudan sonra, etkinlik üç oturum şeklinde gerçekleşti.

11_Nisan_2015_2

Sabah Oturumu, Prof. Dr. İbrahim Özdemir’in başkanlığında; Mevlüt Uyanık’ın “Prof. Dr. Alparslan AÇIKGENÇ’in Bilgi Felsefesinde İslamīlik ve Kur’ānīlik Kavramları” başlıklı bildirisi

11_Nisan_2015_3

ve ardından Halil Rahman Açar’ ın “Prof. Dr. Alparslan AÇIKGENÇ’in Bilgi Felsefesinin Felsefesi” başlıklı bildirisi sunularak müzakereleri yapıldı.

11_Nisan_2015_4

Öğleden Sonraki 2. Oturum Prof. Dr. Bilal SAMBUR’un başkanlığında; Şengül ÇELİK’in “Bilimsel Süreç ve Şeffaf Toplum Oluşumuna Doğru” başlıklı bildirisi, Bilal SAMBUR’un “Prof. Dr. Alparslan AÇIKGENÇ’teDünya Görüşü Kavramı” başlıklı bildirisi ve İbrahim ÖZDEMİR’in “Prof. Dr. Alparslan AÇIKGENÇ’in Düşüncesinde Medeniyet Kavramı” başlıklı bildirisi sunularak tartışıldı.

Alparslan1

Değerlendirme ve Kapanış Oturumu (Enstitü Başkanı) Doç. Dr. Halil Rahman AÇAR’ın başkanlığında başladı, akademisyenlerden ve katılımcılardan soru ve değerlendirmeleri alındı ve Prof. Dr. Alparslan AÇIKGENÇ’in bu soru ve değerlendirmelere karşı görüş ve açıklamalarına imkan verilerek ardından ilmī toplantı sona erdirildi.

11_Nisan_2015_Panaromic

Günün anısına toplu fotoğraf çekiminin ardından katılım belgeleriyle birlikte plaketleri takdim edildi.

11_Nisan_2015_5

11_Nisan_2015_6

İlmī Toplantımızın bildirileri kısa zamanda basıma hazır hale getirtilerek kitaplaşacak ve yayım hayatına kazandırılacaktır.

İlmi toplantının diğer fotoğrafları için tıklayınız

 

“KLASİK TÜRK ŞİİRİNDE SES-SÖZ-MANA İLİŞKİSİ VE GELENEK”

20 Aralık 2014 Cumartesi Saat: 14.00 Enstitümüz Zemahşerī Müzakere Meclisi Salonunda, Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve Enstitümüz Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Yaşar Aydemir “Klasik Türk Şiirinde Ses-Söz-Mana İlişkisi ve Gelenek” konulu konferansını verdi.

Aydemir, konferansının başlığını verdikten sonra konuşmasının sınırlarını çizerek söze başladı. Klasik Türk Şiirinin/Divan Şairinin şiir kurgusunda mana ile ses ve söz birlikteliğindeki ustalığına, bu ustalıkta şairin kişisel başarısı ile Divan Şiiri geleneği arasındaki ilişkiye örnek metinler üzerinden değineceğini ve yer yer geleneğin ifade biçiminin şekillenmesinde model olarak görülen kaynak ve değerler bütünü ile ilişkilendirerek meseleyi ele alacağını söyledi.

Divan şiirinin bir medeniyetin edebiyatı olduğunu, bu medeniyetin üst kimliğinin İslam olduğunu, dolayısıyla üst kimlik içerisinde ortaya konan edebî eserlerin birbirinden bağımsız olmadığını; bu çerçevede Klasik Türk edebiyatının Fars edebiyatı ve Arap edebiyatı ile de birçok açıdan benzerliklerinin olmasının doğal olduğunu belirtti. Bu üst kimlik içerisinde Arap edebiyatının, Fars edebiyatının ve Türk edebiyatının üsluplarıyla birbirinden ayrıldıklarına işaret etti. Bu durumun diğer alanlarda da görüldüğünün altını çizdi.

20.12.2014

Aydemir, edebiyatın, genelde sanatın gücünün medeniyetin gücüyle doğru orantılı olduğunu, güçlü medeniyet yoksa güçlü edebiyatların da olamayacağı tespitini yaptı. Arkasından şiirde aranan hususun özgünlük olduğunu, bu özgünlüğün okuyucu ile şairin arasına duvar örmeyecek bir özgünlük olması gerektiğini ifade etti. Şairin kültürel arka planı ile okuyucunun zihinsel arka planı örtüşmediği sürece şiirden zevk almak hayli zordur dedi. Okuyucu kadar şair için de bu zorluğun geçerli olduğunu söyledi. Aydemir “Divan şairinin şiirini kurgularken gelenekten ayrılmaması ama aynı zamanda özgün söyleyişlere ulaşması beklenir. Bu ince işçiliktir.” dedi.

Şiiriyetin ikinci önemli özelliğinin ahenk olduğunu vurguladı. Bunu büyük ölçüde redif, kafiye ve veznin sağladığını ifade etti. Her birinin katkılarını örnekler üzerinden dile getiren Aydemir, bahsi geçen hususların yanında şairin benzer seslerle oluşturduğu armoninin de şiirde ahengi sağlayan bir başka husus olduğunun altını çizdi. Büyük şairlerin bu seslerin kullanımında mana ile uyumluluğa dikkat ettiklerini, sadece mana olarak değil duyguların, hislerin ifadesinde de bu ses armonisinden yararlandıklarını söyledi. Bu çerçevede yazılan metnin kimi zaman bir resme, kimi zaman hareketli bir sahneye dönüştüğünü, anlatılan duygunun cinsine göre vücut hareketlerini gözümüzün önüne getirdiğini örneklerle izah etti. Necâtî Bey’in;

Lâle-hadler yine gülşende neler etmediler

Servi yürütmediler goncayı söyletmediler

Beytinde durumdan yakınarak elini dizine vuran bir insanın vücut hareketlerinin göründüğünü söyledi. Aynı şairin;

Lütf idüp sorar isen haste Necâtî hâlin

Gâh olur bilmez olur kendözini gâh bilür

Beytinde, hâlini sormayı bile lütuftan sayacak bir hasta görüntüsü çizildiğini, şairin sekerat hâlinde bulunan, zaman zaman bilincini kaybeden hasta resmini "gâh gâh" tekrarından da yararlanarak ifade ettiğini, beytin birinci mısraının sonunu "hâlin" kelimesiyle “fa'lün” biçiminde bitirerek ortaya çıkan ses kaybı ile hastanın zorlukla konuşması olgusunu sesle desteklediğini ifade etti. Aynı şekilde ikinci mısrada redif öncesinde yer alan "gâh" hecesinin medli okunuşunun, bilincini kaybeden hastanın uzunca bir süre sonra aniden kendine gelişini hissettirdiğini söyledi.

Yahya Bey’in;

Çekelüm gün gibi ak sancağ ile şarka çeri

Kara toprağa karalum kıralum surh-seri

Beytinden hareketle savaşa giden bir asker şairin beytinde tercih ettiği seslerin hem bir asker tavrını hem de karşı tarafa olan hıncını sesle de verdiğini ifade etti. Buna göre şairin; veznin durakları da dikkate alındığında birinci mısrada sanki mehter marşına uyum sağlayarak hareket eden bir gidiş hissinin olduğunu, tercih edilen “ç”, “k”, “ş”, “r”, “n” sessizleri ile “e”, “i”, “ü” sesli harflerinin oluşturduğu armoninin bir taraftan vurulan köslerin seslerini diğer taraftan kılıç şakırtılarını hatıra getirdiğini, birinci mısraın aksine ikinci mısrada tercih edilen “k”, “t”, “r”, “p”, “ha” aliterasyonu ile buna eşlik eden “a”, “o”, “u” “ı” kalın ünlülerinin düşmana olan hıncı verdiğine dikkat çekti. Aydemir, Divan şairinin bu seslerdeki ustalığını büyük ölçüde zihniyet dünyasını oluşturan idealize edişle geleneğe borçlu olduğunu, bunun yanında kişisel kabiliyetler ile az sözle özlü ve çok şey söyleme konusunda kutsal kitabı model almasının etkili olduğunu söyledi.

Edebiyatın hayattan kopuk olmasının mümkün olmayacağını vurgulayan Aydemir, şiirin diğer sanatlarla da iç içe olduğunu, ses konusundaki başarısının müzikle yakından ilgisi bulunduğunu belirtti. Dinleyicilerden gelen “Divan şiiri sarayın şiiri değil midir ki siz edebiyatın medeniyetle birlikte var olduğunu söylüyorsunuz?” sorusuna karşılık da “Bugün Cumhur Başkanlığına, Başbakanlığa, hatta Meclise hitap edip de sana hitap etmeyen bir duygu, bir şiir olabilir mi?” Sorusuyla karşılık verdi. Divan şiiri konusundaki yaygın kanaatin hiçbir temelinin olmadığını; öne çıkan birçok Divan Şairinin farklı bölgelerden geldiğini; Fuzulî’nin Kerbele, Necef, Hille civarında yaşadığını, İstanbul’a hiç gelmediğini, Zâtî’nin Balıkesirli bir çizmecinin oğlu olduğunu, geçimini büyük ölçüde Bayezid Camii avlusunda fal bakarak sağladığını, Nef’î’nin Erzurumlu olduğunu, Nâbî’nin Urfa’dan geldiğini ifade ederek belli bir zümreye hitap ve belli bir kesim şaiir gibi yaftaların temelden yoksun olduğunu söyledi. Aydemir, bu bakış açısının sağlıklı olmadığını, bir dönemin ideolojik yaklaşımları olduğunu ve birçok alanda olduğu gibi bu alandaki birikimlerin de elimizin tersiyle itildiğini ifade etti. Medeniyet olmadan gelenek olmayacağını, gelenek olmadan sanat ürünlerinin ortaya konamayacağının altını bir kez daha çizen konuşmacı, bugünkü halimizin değerler savrulması yaşayan toplumların ortak hali olduğunu; bir toplumun mimari ile ekonomisinin, tıpla mühendisliğinin, edebiyatla müziğinin gelişmişliği veya gelişmemişliğinin birbirinden bağımsız olamayacağını ifade ederek konuşmasını bitirdi.

 

“İSLAM DÜŞÜNCESİ VE YABANCI KÜLTÜR İLİŞKİSİ”

13 Aralık 2014 Cumartesi Saat: 14.00 te Enstitümüz Zemahşerī Müzakere Meclisi Salonunda, Kırklareli Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sadık Türker “İslam Düşüncesi ve Yabancı Kültür İlişkisi” konulu bir konferans verdi.

25 yıldır profesyonel olarak, uzun zamandır da mukayeseli İslam ve Batı çalıştığını söyleyen Türker, okuduğumuz kitapların belli bir perspektife göre belirli kalıplarda verildiğini ve bizim bu kalıplar doğrultusunda olayları yorumladığımızı, ancak klasik kaynakları okudukça bazı şeylerin farklı olduğunu gözlemleme fırsatı bulduğunu ve yaptığı çalışmalarda bunları gündeme taşıdığını ifade etti. Bu anlayışından dolayı meslektaşları tarafından farklı yerde duran araştırmacı olarak değerlendirildiğini belirterek, meseleye güncel sorunlardan ziyade kökene inerek başlamak istediğini söyleyerek konuşmasına başladı.

Sünni bir İslam dünyası içerisinde yaşadığımızı kabul ettiğimizi söyleyen Türker, Rum Suresi 2. Ayetinde geçen -“Rumlar yeryüzünün en alçak yerinde yenildiler”- “ednal arz” ifadesine meallerin bir çoğunda “size en yakın yer” karşılığı verilirken, Yaşar Nuri Öztürk’ün “yeryüzünün en alçak yeri” karşılığını verdiğini, savaşın Mekke’ye 900 mil uzağında bir yerde olduğunu, hiçte yakın yer olmadığını, Jeolojiye de baktığımızda bu bölgenin 4500 mil uzunluğunda Dünya’nın en büyük ve en derin fay (kırılma) hattında(Rift Vadisi) bulunduğunu, bu durumun petrolün de bu bölgede oluşunu açıkladığını vurguladı.

13.12.2014_1

Bu bölgenin siyasi ve iktisadi bir başka özelliğinin de “Doğu Batı ekseninin buluştuğu ve aynı zamanda çatıştığı yer olduğunu, M.Ö. 6.yy da Pers İmparatoru Serhas’ın Batıya doğru Kartaca’ya kadar bir sefer gerçekleştirdiğini, daha sonra IV.İskender’in bunun rövanşını Asya seferiyle aldığını söyledi. Eskiden beri toplumların (Asya, Afrika ve Avrupa Akdeniz Havzası) ticaret yollarının(damarlarının) buluştuğu yerin(kalbi) Kızıldeniz’le birlikte Doğu Akdeniz (Ednal Arz) olduğunu, Doğu(Sasaniler) ve Batı(Bizanslılar) bu ticari potansiyeli elde etme kavgası verdiğini belirtti.

Türker, İslam’ın doğuşundan önce Hicaz’ın bu büyük devletlerin ilgisini çekmediğini, çöllerle kaplı ama ticari olarak öneme sahip olduğu için, Arabistan’daki kabilelerin Sasaniler ve Bizanslılar arasında bölüşüldüğünü söyledikten sonra bunlar arasında tarafsızlığını koruyan bir tek kabilenin Kureyş’ten Abdulmenafoğulları olduğunu ifade etti. Ümeyyeoğulları’nın (lideri Ebu Süfyan) Şam’la ticaret yaptığını ve Bizans’a delege gönderebildiği tespitine yer verdi.

İşte bu ortamda “İslam”ın Abdulmenafoğullarından Muhammed’in diliyle ortaya çıktığını, bunun; “İslam öyle bir dindir ki ne Doğulu ne de Batılı(yada hem doğulu hem de batılı)dır.” çıkarımının iktisadi ve siyasi mesaj olduğunu, yani bu bölünme hattının üzerinde ne Bizans ne de Sasani taraftarı olmayan birisinin diliyle ortaya çıkan din olduğunu, belli bir süre sonra da İslam’ın ortadan kaldırılamayan güç haline dönüştüğü kabul edilerek, hem Bizanslılar Hem de Sasaniler’in bu gücü kullanmak istediklerini, bu durumun doğurduğu tartışma sonucu Rum suresinin ilk ayetlerinin indiğini söyledi:

“Rumlar yeryüzünün en alçak yerinde yenildiler; onlar bu yenilgilerinden sonra üç ila dokuz yıl arasında galip geleceklerdir. İş eninde sonunda Allah’a aittir. İşte o gün, inananlar istediğine yardım eden Allah’ın yardımına sevineceklerdir. O güçlüdür, merhametlidir.”Rum(2-5)

Türker, İslam Tarihinde Hz. Ali’nin halife oluşunu, Cemel ve Sıffın savaşlarının ardından hakem olayıyla halifeliğinin elinden alınarak Muaviye’nin halifeliğe geçmesinin sağlanmasında örtük kalan Muaviye (ve babası Ebu Sufyan)nin Bizanslılarla ilişkileri ve bu darbedeki etkilerine dikkat çekti. 661 Emevi darbesinin ve 680’deki Kerbela olayının apaçık bir şekilde Bizans etkisiyle gerçekleştiğini, diğer taraftan Sasani toprakları ele geçirildikten sonra Sasani Kralının kızı Şehrul Banu’nun Hz. Hüseyin’le evlendirilerek, Ali’nin Sasanilerin velisi, Sasanilerin de Ali’nin mevlası(dostu) olduğunu ifade etti. Bu arada Türklerin Pers etkisinde İslam’ı kabullendiğini, Türklerin Ali’ciliğinin de buradan geldiğini söyledi.

Konuyla ilgili bir başka (örtük kalan) bilinmeyenin de 661’den 720 yılına kadar devletin resmi dilinin Rumca oluşu ve yönetici sınıfının büyük oranda Rum(Bizans) kökenli olduğuna dikkat çekti. Muaviye ile başlatılan bu anlamda Doğuya karşı düşmanlığın Emevi iktidarını sağlamlaştırmak adına İslam’ın bazı kavramlarının manipüle edilerek açıkça çarpıtıldığını ve bunun en çok da hadislerle yapıldığını örneklendirerek açıkladı.

747 yılında Perslerin etkisiyle (Türkler de İçinde) Şubiye denilen bir hareketle Emevilerin yıkılarak yerine Abbasiler devrinin başladığını, bürokrat ve siyasi kadroların değiştirilmesiyle yeni kadrolara ihtiyaç duyulduğunu, Bizans kodlarıyla donatılmış yeni bürokrat yetiştirme amacıyla 830 yılında “Beytül Hikme”nin kurulduğunu, bu dönemlerde Horasan’da yetişen isimlerden Bağdat’ta duyduğumuz Farabi, İbni Sina, Nasrettin Tusi ve Gazali gibi bir çok filozofun Şii bölgelerde tutunabildiğini söyledi. Bağdat’ta Nesurilerin, Suryanilerin, Helenlerin ve Bizanslıların edebiyatının ilgi çeker olduğunu, Abbasilerin de Emevilerden daha güçlü bir şekilde Helenleştirme politikası uygulamaya başladığını, İslam’ın temel kavramlarının Helenleştirmeye konu edinildiğini, Arap dilbilim yapısının Helenistik kodlara büründüğünü ve mantıksal teorilerle bütünleştirildiğini, bu hareketlerle Arapçadaki cümle yapı biçiminin değiştirilmesinin açımlandığını söyledi.

Türker, Emevilerle başlayan Abbasiler döneminde de devam eden durum karşıtlığının ortaya çıktığını, “Yani İslamiyet’in yüzü batıya sırtı doğuya dönüktür.” Katolik “dehası” buradan elde edeceği siyasi faydayı keşfettiğini, “Çünkü Avrupa’da 5.yy yaşanmış bir Hun tecrübesi vardı.” İslamiyet’in zayıf cephesine(doğuya) Moğollara dönerek (7.yy) Moğol erkeklerini Hristiyan prenseslerle evlendirerek akrabalık bağları kurulduğunu, bu durumun Moğol istilalarının her yeri kasıp kavururken, İstanbul’da ve Polonya’da neden durduğunu açıkladığını, Moğol Frank(Avrupa) ittifakının hedefinin İslam düzeni olduğunu vurguladı.

Türker’e göre İslam metafiziği dinamizm üzerine kuruludur. İslam’da değişim ve dönüşümün tamamlanmamışlığı esastır. Gazali’lerin özellikle ezeli bir madde fikrini savundukları için Müslüman dairesi dışına çıktıklarını iddia etiğini, bu görüşün doğru olduğunu belirtti.

Türker’e göre İslam metafiziği dinamizm üzerine kuruludur. İslam’da değişim ve dönüşümün tamamlanmamışlığı esastır. Ezeli bir madde anlayışının kabulünün sonuçları; MÖ.7.yy. Helen topraklarında Orfeus dininde görülmüştür. “Her insan günahkâr olarak doğar.” anlayışı insanların günahlarından arındırılması anlayışına götürmüştür. Bu da o zamanlar “Traji” adıyla kurumlaşmaya götürmüş, daha sonra “Katarsis Sistemi” denilen bu yapı, Hrıstiyanlık’ta kilisenin kontrolünde “vaftiz” haline dönüştürülmüştür. Çünkü Helen kozmolojisinde ezeli madde cisimlere dönüşür. Aristoteles’e göre birisi tarafından hareket ettirilmeyen cisimler sükûnetini sürdürür. İnsan aklı da böyle pasiftir. Ta ki tanrısal akıl ona hareket verinceye kadar. İnsan aklının kendi kendine yeterli olmadığı yani dinamik olmadığı, dolayısıyla insan ruhunun doğuştan günahtan arındırılması gerektiği kabul ediliyor.

Türker, İslam’ın ise her şeyin bir hiçlikten meydana getirildiğini, insan ruhunun günahsız ve insan aklının kendi kendine yeterli, hakikati bulabilecek yeterlikte olduğunu söyledi. Ancak insan düşünürken şeytanın ve nefsinin etkilerinden dolayı hata yapar. İşte “Tezkiye” (katarsis) insan aklının arızi faktörlerden arındırılması demektir. Bütün olarak Peygamberin ve Kitabın rolünün “Size bir peygamber gönderdim arınasınız diye.” ayetinin tezkiyeyi anlattığını söyledi.

Modern dönemde Descartes gibi filozofların Aristotelesçi hareket teorisine karşı olduğunu bu yüzden kiliseyle karşı karşıya gelindiğini, İslam’da da hiçlik fikrinin ezeli maddeye dönüştürülmesiyle birçok şeyin de değiştirildiğini, “örneğin; çoğu İslam filozofunun kabul ettiği Aristotelesçi mantık ve tarif teorisinin statikliği gibi. Hâlbuki İslam’daki bilgi evreni dinamiktir.” gibi açımlamalarla izahladı.

Sonuç olarak: İslam Dünyasında iki büyük akli ve kültürel dönüşümün yaşandığını;

birincisinin, Emevilerin başlattığı daha sonra Abbasilerin sürdürdüğü Helenleşme programı,

ikincisinin ise, 18.yy dönme ve değiştirme sınıfı tarafından planlanan ve yönetilen Batılılaşma hareketi olduğu tespitini yaptı. Bu iki sonucun her ikisinin de birbirini tamamlar mahiyette olduğunu, asıl kırılmanın 661’de gerçekleştiğini, İslam’ın içerisinde değil Tarihsel İslam’ın içerisinde yaşadığımızı bunun sonucu olarak da; ya Sasani iradesine, ya da Bizans(Avrupa) iradesine hizmetkârlık yaptığımızı, Sünni demek Romalı, Şii demek Pers demek olduğunu, çünkü bölünmeye yol açanın bu iktisadi ve siyasi problem olduğunu, İslam’ın ne doğulu ne de batılı olduğunu üçüncü paradigmayı oluşturduğunu söyledi. Soru cevap kısmından sonra konferans sona erdi.

13.12.2014_2

Günün anısına Enstitümüz adına yönetim kurulu üyemiz Atila Kaynak tarafından Prof. Dr. Sadık Türker’e plaket takdim edildi.

 

“SEYYİD KUTUB’DA ÇEVRE TASAVVURU”

29 Kasım 2014 Cumartesi Saat: 14.00 Enstitümüz Zemahşerī Müzakere Meclisi Salonunda, Hasan Kalyoncu Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. İbrahim Özdemir “Seyyid Kutub’da Çevre Tasavvuru” konulu konferansını verdi.

Özdemir: Hz. Peygamberimizin “Ālimler Peygamberlerin varisidir” sözünden yola çıkarak, “ālimlerin varisi de yine ālimlerdir” anlayışıyla, Seyyid Kutub’un “Fî Zılāli'l-Kur'ān” (Kur’an’ın Gölgesinde) tefsirini iniş sırasını takip ederek okuduğunda, Seyyid Kutub’un yeni bir boyutunun dikkatini çektiğini, “Kāinat ve ālem tasavvuru.” bu konunun daha önce hiçbir kimse tarafından çalışılmamış olduğunu ve Malezya’da “İslam Bilim Sempozyumuna” bu çalışmasını bir bildiri olarak sunduğunu, burada da bunun bir özetini sunacağını söyleyerek konferansına giriş yaptı.

29.11.2014_1

Seyyid Kutub’un ilim aşkına evlenmeyen ālimlerden olduğunu, 1906 yılında bir köyde doğan ve 1966 yılında idam edilen, Müslüman coğrafyasının kolonileştirilmesine karşı çıkan, özellikle 1940’lardan sonra bir Kur’an Müfessiri olduğunu, 1950 yılından sonra 15 yıl hapis hayatı yaşadığını ve bu döneminin Kur’an’ın Gölgesinde olduğunu, iyi bir edebiyatçı olduğunu belirtti.

Özdemir: Batıda Seyyid Kutub’un çok çalışıldığını ancak “Müslüman radikallerin ideologu, devrimci, siyasal İslam’ın mimarı” olarak görüldüğünü, bu gün ise bunun abartı olduğunu kabul ettiklerini, İslam dünyası ise kendine göre seçici davranarak Seyyid Kutub’u anladığını, bir bütün olarak algılamanın ve anlamanın olmadığını vurgulayarak,

Sığ çevrecilik ve derin çevrecilik ayrımını yaparak; Tabiatın anlamı nedir? İnsanın anlamı nedir? Tabiat insan ilişkisi nedir? İnsan tabiatı istediği gibi sömürüp kullanabilir mi? Duyarlılığının derin çevrecilik olduğunu ve bu anlamda Seyyid Kutub’un “derin çevreci” kabul edilebileceğini, 19.yy Osmanlı toplumun da bile “…Canlı cansız bütün varlıklarla iyi geçinirler ve Allah’ın yarattığı her şeye hürmet ederler… ” tespitini bizzat batılıların yaptığını ve bu anlayışın Kur’an’ın verdiği “Dünya Görüşü”nden kaynaklandığı tespitini yaptı.

Özdemir: “İlk vahyi oluşturan 96. sûrenin, çok kısa olan ilk beş āyeti, Hz. Muhammed'in belleğinde iyice yer etmiş ve vahiy olayı­nı arkadaşlarına anlatırken, genellikle bunları okumak duru­munda kalmıştır. Daha sonra, üç yıl süren bir vahiy kesinti­si oldu. Bundan sonra vahiyler doğal akışına başlamış ve Hz. Muhammed'in on yılı Medine'de geçecek olan, son yirmi yıl­lık hayatı boyunca sürmüştür” bilgisini verdikten sonra; “Bu beş ayetin ilk Müslümanların benliklerini ve dünyayı algılama biçimlerini derinden etkilediğini söyleyebiliriz. Müslümanlar üç yıl boyunca bu ayetlerle adeta yatıp-kalkmış; kendilerini ve etraflarındaki alemi buyeni “oku”ma ile şekillendirmeye çalışmışlardır.” diyerek, Kutub’un bunu yorumlarken şu tespiti yaptığını izahladı.

"Oku yaratan Rabbinin adı ile. O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku Rabbin en büyük kerem sahibidir. O insana kalemle yazmayı öğretti, insana bilmediğini öğretti."(Alak 96/1-5)

29.11.2014_2

Kur’an’ın bu ilk ayetlerinin Hz. Peygamberin hayatını nasıl etkilediğini ve değiştirdiğini çok beliğ bir şekilde ifade ederken, zamanımızda Müslümanca yaşamanın da ipuçlarını verir: iman düşünce sisteminin geniş olan temeli atılmış oldu:

  • · Her iş, her davranış, her adım, her çalışma Allah'ın adı ile O'nun adına yapılır.
  • · Allah'ın adı ile başlar, Allah'ın adı ile yürür, Allah'a yönelir ve sonuçta O'na varır.
  • · Allah'tır yaratan. O'dur öğreten. Doğuş ve başlangıç O’ndandır. Öğretme O'ndan, bilgi O'ndandır.
  • · İnsan öğrenebildiğini öğrenir. Öğretebildiğini öğretir.
  • · Ama bütün bunların kaynağı yaratan ve öğreten yüce Allah'tır. "O insana bilmediğini öğretti."

Kutub’un Kur’an’a bakış açısı tefsirine yazdığı umumi mukaddime ile ve Rahman suresinin mukaddimesinde açık ve net olarak görülüyor.

Surenin Mekkî olması. Bunun anlamı bu sure Müslüman toplumun kāinata bakış açısını şekillendiren surelerden biri olmasıdır. Bu ve diğer Mekkî surelerden sonra Müslümanlar kāinata ve kendilerine yepyeni bir gözle baktılar, kāinatı yeni bir biçimde okudular. Zira Kur’an kāinatı bir kitap gibi onlara takdim etti ve nasıl okunacağını da bizzat öğretti.

Kāinatta bizlere takdim edilen Allah’ın nimetlerini muhteşem bir şekilde ilan etti. Bundan sonra her gün aşina olduğumuz ve birer“şey” olan “her şey”, O’nun bir nimeti olarak takdim edildi.

Etrafımızdaki ve uzaktaki her şeydeki güzellik boyut ile üzerinde düşünmeyi hak eden düzenliliği ve ölçülülüğü O’nu gösteriyor.

Sure, tüm kāinata, insanlar ve cinler şehadete davet edildi. Her iki grupta kāinat düzleminde eşit bir konumda olduğu vurgulandı.

Her iki gruba eğer inkār edebiliyorlarsa Allah’ın kāinatta sergilediği nimetleri inkār etmeye davet edildi:

“Ey insanlar ve cinler, peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”

Bu çağrı ve meydan okuma ile her nimet tüm detayları ile zikredilerek tekrar edildi. Böylece İslam öncesi Araplar için cansız, anlamsız ve ruhsuz “şeylerle” dolu olan kāinat birden Allah’ın insanlara ve hayvanlara takdim ettiği nimetleri ile dolu bir sergi, ziyafetgāh ve sofraya dönüştü.

İnsanlığa bahşedilen en büyük nimet Kur’an. Bu nimet insanın yaratılışına ve onun en büyük niteliği olan konuşma nimetinin verilmesinden önce gelmesi çok anlamlı.

“Ey insanlar ve cinler, yakında sizinle hesaplaşmak için özel vakit ayıracağız. Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz: Ey cinler ve insanlar, eğer göklerin ve yerin sınırlarını aşarak kaçmaya gücünüz yetiyorsa kaçınız. Fakat ancak özel bir gücünüz varsa bunu başarabilirsiniz. Peki, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz? Üzerinize dumansız alev ve bakır eriyiği püskürtülür de bu azaptan sizi kurtaran bulunmaz. Peki, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? (Rahman31-36)

Kutub bundan nasıl bir sonuç çıkarır:

Bu kapsamlı ve ayrıntılı yönetim yüce sahibini:

  • Hiç bir işi öbür işinden alıkoymaz;
  • Görünür-görünmez hiçbir şey O'nun bilgisinin kapsamı dışında kalmaz.
  • Yeryüzünde yaşayan cinlerin ve insanların tüm işleri de O'nun bu faaliyet alanı içindedir.

Özdemir: Seyyid Kutub’un görüş ve düşüncelerinin sağlıklı olduğunu ve haksız yere idam edildiğini, müslümanca yaşamanın varlığı bütün olarak anlamayla da ilgili olduğunu belirterek konferansının soru cevap bölümüne geçildi.

Günün anısına Enstitümüz adına üyemiz Sezai İnem tarafından Sayın Prof. Dr. İbrahim Özdemir’e onur plaketi takdim edildi.

29.11.2014_3

 

"PSİKOLOJİ - DİN İLİŞKİSİ"

22 Kasım 2014 Cumartesi saat 14.00’de Enstitümüz Zemahşeri Müzakere Meclisi Salonunda, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesi Psikoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Bilal Sambur “Psikoloji–Din İlişkisi” konulu konferansını verdi.

B. Sambur: Dinin özel olarak psikolojiyle ilişki kurdurulmasına gerek var mı? sorusuna, ilişkilerin normal seyrettiği zaman yok ama bir çok ilişkilerin anormalleştiği, din insan ilişkisinden sağlıklı bir şekilde başemediğimiz ve Modern dönemde yeni bir durum ortaya çıktığı ve din insan ilişkilerinde problem yarattığı için “Din – Psikoloji ilişkisinden” bahsetmek gereği duyuyoruz cevabının arkasına; Peki “Din – Psikoloji ilişkisi” nasıl ele almalıyız? sorusuna da “psikolojinin” oluşum sürecini ele almamızın gerekliliğini vurgulayarak konferansını başlattı.

“Her şeyden önce insanlığın entelektüel tecrübe birikimini geniş anlamda “felsefe” dediğimiz bilgelik yelpazesinde “Nasıl anlamlı hale getiririm?” çabaları yerini buluyor. Bu noktada felsefe herhangi bir disiplinin adı değil. Sokrat ve Platon’da insan doğası hakkında değerlendirmelerin ardından, Aristo’nun “De Anima”sını (ilk psikoloji kitabı olarak kabul edildiğini) görüyoruz. İslam coğrafyasında da Kindi, Farabi, Razi, İbni Rüşt vb. insana dair sorunlarla ilgilenmiş. Diğer yandan felsefenin ötesinde “ilahiyat” dediğimiz teoloji; insanı ve insan ötesi alemi, tanrıyı, metafiziği daha derinliğine ilişkilendirme biçimlerini görüyoruz. Burada  felsefe ve teoloji insanlığın genel birikim alanını bütünlüklü ifade ediyordu. Bu bütünlüklü ele alış 18.yy’a kadar devam ediyor.” Uzak arka planını verdikten sonra.

22_11_2014_1

“18.yy’dan itibaren coğrafi keşiflerin, aydınlanma düşüncesinin ve pozitivizm fikir akımının etkisiyle; dünya, insan, tanrı ve bilim algılarımızın değişime uğramasıyla “bilimin”, felsefe ve teoloji içinde olmasından rahatsızlık duyuluyor, bilimde kesinliğin, ölçüle bilirliliğin olması vurgulanıyor,  felsefe ve teoloji spekülasyonlarının olmasını istemiyor ve bütün bilimler (matematik, fizik, kimya vb.) yavaş yavaş ayrılıyorlar. Fizik temel alınarak, kanunlar ortaya konulur, insani bilimler sosyoloji ve psikoloji aynı yöntemleri denemek istiyor, ilk olarak sosyoloji “sosyalfizik” adıyla sonra da “pisikofizik” adıyla psikoloji felsefeden ayrılırlar.” Yakın arka plan verdi.

B. Sambur: “Psikoloji” kavramının, iki alt kavramdan (psiko: ruh, loji: bilim) oluştuğunu, ruhbilim anlamına geldiğini, ruhun laboratuvara konulamayan, deney, ölçüm, gözlem yapılamadığı için, bilimsel nesne olamayışı nedeniyle, modern psikolojinin ruhu reddetmek zorunda kalışı, dinle karşı karşıya gelmesine ve dinin de psikoloji tarafından bilimsel olmadığı gerekçesiyle reddedilmesi sonucuna götürdüğünü, diğer yandan dini psikolojinin incelenebilir bir alt alanı haline getirme gayretlerinin de tepki görmesi, bu iki temel alanın iyice ayrılmasına sebep olduğunu belirti.

“Modern psikoloji” nin 1879 yılında Almanya’da ilk laboratuvarın açılmasıyla başladığını, dinin reddedilmesinin, insanların dindar olmasını engellemediğini, William James, wilford konferanslarında tekrar “dini tecrübeler” başlığı ile ele alındığını, ruh yerine zihin kavramı kullanılmaya başlandığını, psikologların zihini de beğenmediğini, Bu arada Freud’ ün psikanaliz teorisinin de bilimsel kabul edilmediğini, “Peki neyi ölçeceğiz?” sorusuna her şeyi davranışa indirgeyerek karşılık bulunduğunu ve böylelikle psikolojinin önce ruhunu, sonra sırasıyla zihnini, duygularını, bilinçaltını kaybederek, kendisini davranışçılığa hapsettiğini, bütün bunların insanın kaybedilmesi demek olduğunu ve   modern psikoloji insansız bir bilim olarak ortaya çıktığını, 1935’te bilimselliği ihlal etmeden kişilikle ilgilenebileceği vurguladığını, davranışçı psikoloji anlayışı hakim paradigma haline geliyor, psikoloji insan ve hayvan davranışlarını inceleyen bir bilim olarak tanımlanıyor ve hayvanlar merkeze alınarak mekanik bir varlık tasavvuru oluşturuluyor, tespitini yaptı.

B. Sambur: Dinin bu paradigmanın tamamına karşı olduğunu, dinin; insanın nasıl yaşadığına, tanrıyla ve diğer varlıklarla nasıl ilişki kurduğuna dair bir anlam çerçevesi sunduğunu ve hedefinin ruhu olgunlaştırmak olduğunu, din; ideolojik paradigmanın etkisinde kalan psikolojinin “ruhbilimi” değil, bir sapma, görüşünde olduğunu  belirtti.

Sonuç olarak: Psikoloji-Din ilişkisinde iki temel yaklaşımın geliştiğini, birincisi; birbirini reddederek, birbirine karşı sürekli mücadele halinde olunacağı, ikincisi; din yüce ve insana değer veriyor, psikoloji hizmetkarı olmalı.

Kendisinin bu yaklaşımları uç bulduğunu, bu yaklaşımların her iki alana da kaybettirdiğini, modern bilimlerin hadlerini bilmediğini, tevazuyu yitirdiğini, felsefenin bilgelik sevgisi ve tevazu içerdiğini, dinde psikolojide modern dönemin birikiminden vazgeçmeden karşılıklı bilgi paylaşımı açık tutulması gerektiğini, din psikolojisi başlığı ile ilişkinin kurulduğunu ve ülkemizde de katı psikoloji anlayışından vaz geçilmesi, sadece ilahiyatta din pskolojisi incelemelerinin yeterli olmadığını vurguladı. Sonra konferansın soru cevap kısmına geçildi.

Günün anısına Enstitümüz adına Sayın Dr. Nurettin Yücel tarafından Sayın Prof. Dr. Bilal Sambur’a onur plaketi takdim edildi.

22_11_2014_2

 

"İKTİDAR VE İTİKAT ÜZERİNE"

15 Kasım 2014 Cumartesi saat 14.00’de Enstitümüz Zemahşerī Müzakere Meclisi Salonunda, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Adem Çaylak “İktidar ve İtikat Üzerine” bir konferans verdi.

A. Çaylak: “Siyaset Bilimi” ya da “Sosyal Bilimleri” bilim olarak tanımlayanlardan olmadığını, dolayısıyla siyaset kavramını kullanmayı tercih edeceğini belirterek, “siyaset”in özü, doğası ve niteliğinin insana ilişkin, siyasetin ana kavramının da “iktidar” (bir şeyi yapabilme gücü, kudreti, potansiyeli) olduğunu, bunun en üst örgütlenme durumunda siyasal iktidarın somutlaşmış hali “devlet”ten söz edilebileceğini belirterek, kendisinin siyasete muhalefet tarafından baktığını ve muhalefetsiz insanlık serencamının yerli yerine oturmayacağını, yüzyıllardır dinlerin iktidar üzerinden söylemi varmış gibi bir durumun olduğunu hâlbuki dinler (peygamberler), var olan iktidara (düzene) muhalefet ederek şirk ve sömürüye karşı durduğunu, “iktidar ve itikat” konusuna -farklı yerde durmak, farklı düşünce ileri sürmek anlamında- muhalefet cephesinden bakılmasının gerekliliğinin tespitini yaptı.

 

Adem1

 

A. Çaylak bulunduğumuz coğrafyada kadim toplumlara gittiğimizde siyasal ve toplumsal örgütlenmelerinin merkezinde tapınaklar olduğunun görüldüğünü “İktidarın itikatleştirimesi” sorununun kadim medeniyetlerde temelini bulduğunu ve siyasal iktidarları tanrının (ismi toplumlara göre değişse de) yeryüzünde tecellisi gibi görme anlayışı sorunun yattığını ortaya koydu.

Yine iktidarın tanrısallaştırılmasının Yunan üzerinden Romaya geçerek çift kılıç kuralına dönüşmüş; ruhban sınıfı “Güneş”i imgeler, yönetici sınıfı “Ay”ı imgeler olmuş ve Doğu Romanın bunu özden kayma olarak görürek tersine çevirmiş olduğunu belirtti.

A. Çaylak: Diğer yandan bu coğrafyaya İbrahim’i gelenekten peygamberlerin geldiğini görüyoruz. Bu peygamberlerin hiç birisi kendisinin tanrının yeryüzündeki iradesi olduğunu söylemediğini, şirk düzenini ortadan kaldırmak üzere, tevhit ve adaleti vurgulayarak, hikmetle ve adaletle hükmetmekten bahsettiği tespitini yaptı.

Müslümanlarda “iktidarın itikatlaştırılması” iki kaynaktan (Bizans ve Perslerden) beslenerek sorunsallaşmış, Dört Halife döneminden sonra iktidar mücadelesinde bu iki etki alanını gözlenmeye başlanmış, Muaviye’nin yönetim alanı Şam’ın Bizans İmparatorluğunun etki alanı olduğunun unutulmaması gerektiğine dikkat çekti.

Elçi Muhammedin “Ben bir kral değilim, sizlerden biriyim”, Dört Halifenin kendilerini “Emīru’l- Müminīn” olarak görmesi ve aralarındaki işleri istişare ile görmeleri, hem Kur-ān belgelerinde (Şūrā 42/38, Āl-i İmran 3/159), hem tarihi belgelerde açık ve sabit olduğunu, toplumun ortak (kamusal) işlerinde iktidarın itikatleştirilmeden kutsallaştırılmadan toplumsal ve siyasal alanda yönetim anlayışının olduğunu belirtti.

Muaviye ile “halife” kavramının kullanılmaya başladığını ve sonra Abdulmelik “halifetullah” kavramını siyasi olarak kullandığını, “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” kavramlarınında kullanılmasıyla iktidarın itikatleştirilmesi müslüman toplumda yer edinmiş, böylece yöneticilerin sorgulanmasının ve eleştirisinin yapılmasının önü kesilmiş olduğunu, aynı şekilde Şiliktedeki “İmamet” anlayışının, yani Ali’nin İmam olmasını ilahi bir hak olarak görülmesinin de aynı saikle olduğunu, günümüz iktidar pratiklerinde de gözlemlendiğini vurguladı.

A. Çaylak konuşmasının devamında Kur’an’ın yönetime ilişkin veya yönetim şeklinin ne olmasına gönderme yapmadığını, toplumsal ve siyasal alanı insanların akli alanı olarak gördüğünü ve genel ilkeler koyduğunu belirtti

Kısacası “iktidarın” sadece başta bulunanlara ait olmadığı, bütün insanlara /topluma ait olduğu, toplumda istişarenin gerekliliği, farklı düşüncelerin gerekliliği, bu anlamda güçlü bir muhalefetin, işlerin düzgün görülmesinin zaruretinin aşikar olduğu sonucuna vurgu yaparak son verdi. Oturumun soru cevap kısmına geçildi.

Günün anısına Enstitümüz adına Sn. Süleyman ARSLANTAŞ tarafından Sayın Doç. Dr. Adem ÇAYLAK’a onur plaketi takdim edildi.

 

Adem2

 

“KARL POPPER’İN AÇIK TOPLUM’U İLE DEMOKRATİK DEVLET ARASINDAKİ FARK”

8 Kasım 2014 Cumartesi günü saat 14.00’te, Ankara Gür Kent Otel’de Enstitümüzce düzenlenen ve K. Poper’in Asistanı Prof. Dr. Mark Amadeus Notturno tarafından “K.Popper’in Açık Toplum’u ile Demokratik Devlet Arasındaki Fark” konulu bir konferans verdi. Toplantı Kalyoncu Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. İbrahim ÖZDEMİR'in oturum başkanlığında gerçekleştirildi.

A1

Notturno günümüzde hala birçok insanda geçmişe, yani kapalı topluma özlem olduğunu, kapalı toplumlarda neyin doğru neyin yanlış olduğuna ya da neleri yapabileceğimizi neleri yapamayacağımızı bizlere birilerinin söylediğini ve dolayısıyla bizleri düşünme ve eleştirme sorumluluğunu üstlenemediğimizi belirterek açık toplum vurgusuyla konferansına giriş yaptı.

A2

Notturno “K. Popper’in Açık Toplum’un” dan hareketle “otorite’yi, toplulukları/cemaatleri ve bürokrasiyi” sorgulamamız gerektiğini vurguladı ve sınıflamalar yaptı; 1- Bilim ve bilim insanlarının otoritesi, 2- Siyasi otorite, 3- Topluluk/cemaat otoritesi biçiminde ortaya çıkan ve bizi yönlendiren, kararlarımızı etkileyen her türlü otoriteyi tartışmamız gerektiğini söyledi.

“Açık Toplum”un demokratik devletten özgürlükyanlışlanabilirlik ve diğer düşüncelere saygıyla ilişkili olduğunu, insan toplumlarının normatif yasalarının insanlarca üretildiğini ve yeniden yazılması gerektiğini, aksi taktirde demokrasilerin Açık Topluma bir tehdit oluşturabileceği, iktidarların gücü kötüye kullanabileceğine değindi. Ayrıca hiçbir yönetim biçiminin mükemmel olmadığını, demokrasinin de bunu dışında olmadığına işaret etti. Demokrasideki çoğunluk ilkesinin bir mit olduğunu ve Popper’e göre siyaset felsefesinin en önemli sorununun; iyi liderleri seçmek değil, ehliyetsiz ve kokuşan liderlerden devrimsiz ve şiddetten uzak bir tarzda  kurtuluşu sağlayacak sağlıklı  toplumsal bir yapıyı nasıl inşa edeceğimiz olduğuna dikkat çekti

A3

Bilimin yanlışlaşabilirliği söz konusu olduğundan kesin otorite olamayacağını, demokraside çoğunluğun oyu ile seçilmenin her şeyi yapabilir anlamına gelmediğini ve açık toplumda çoğunluğun dışındaki bireylerin görüş ve düşüncelerinin de dikkate alınmasının kaçınılmazlığına değinerek konunun konferansın soru-cevap bölümünde daha da açımlanabileceğini belirterek konuşmasını sonlandırdı.

Konuşmacıya günün anısına Enstitü Başkanı Doç. Dr. Halil Rahman Açar tarafından bir onur plaketi takdim edildi.

A4

 

"Bilgiden Hikmete"

14 Haziran 2014 Cumartesi saat 14.00’de Enstitümüz Zemahşeri Müzakere Meclisi Salonunda, Enstitü Başkanı, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Halil Rahman Açar “Bilgiden Hikmete” konulu bir konferans verdi.

BilgidenHikmete2

Açar: “Bilgiden Hikmete” konusunun düşünce tarihinde pek çok şeyi ifade ettiğini, Grek düşüncesine uzanan Batı Düşüncesiyle hesaplaşmanın gerekliliğinden ve bugün dünyaya büyük ölçüde egemen olan anlayışın “Batılı bilgi anlayışı, felsefesi / dünya görüşü” bulunduğuna işaret ederek konuya giriş yaptı. İki düşünsel devrim sonucu modern Batı Düşüncesinin oluştuğunu açımladı:

1. Düşünsel devrim olarak (Modern bilgi anlayışı); 16. ve 17.yy (Galileo, Kepler, Descartes ve Newton vb.) düşünürlerinin dillendirdiği modern düşüncenin alt yapısını sağlayan ve modern bilgiyi etkileyen görüşlerinin yer aldığını, bilimsel atılımın  (a-)rasyonel (akli) öğe ile (b-)empirik (deneysel) öğelerin birlikte ele alınmasıyla geliştiğine dikkat çekti.

Modern bilimin kuruluşunda bazılarının iddia ettiği gibi, Müslümanların etkisinin olmadığını, fakat Modern öncesi ortaçağ dönemine Müslüman düşüncesinin katkıları, bilhassa Batı düşüncesine Endülüs üzerinden yansımaları söz konusu olduğunu belirtti.

2. Düşünsel Devrim: fizik, matematik, biyoloji alanındaki sıçramalar (ve 18.yy Aydınlanmasın)dan hareketle, özellikle Fransız aydınları tarafından ( Voltair, Diderot vb.) bu sıçramaların sosyal ilerlemelere de yol açacağı varsayıldı. Bilimsel gelişmelerden sosyal ilerlemelere doğru aydınlıklı bir dünya inşa etmek umudu beklentisi içinde olduklarını açıkladı.

Modern bilgi anlayışı ve bilimsel bulgulardan öğrenmenin kazanımları kaçınılmaz olarak sosyal ve insani ilimlere modern bilgi açısından bakma gereğini doğurmuştur. Yani doğa bilimleri çerçevesinde değerlendirmeye yol açtığını ve şuan mevcut bütün disiplinlerin tamamen bilimci bir perspektiften öğretimler yapması ve bugün akademik araştırmaların; bilginin nasıl yapılıp kullanılacağına adanması bu iki yönelimin sonucu olduğunu vurguladı.

Açar: Bugün, üçüncü bir düşünsel devrime ihtiyaç bulunduğunu belirtti. Bu devrimi yapabilme şansının, değerlerini kaybetme durumunda olan ve değerlerini kaybetmemesi gereken Müslümanlar olduğunu belirtti. Düşünsel devrim; bilginin, amaç ve yöntemlerini dikkate alarak bireysel,toplumsal ve kurumsal açıdan yeniden gözden geçirmemizin gerekliliğini kaçınılmaz kılmaktadır.

Açar tezini: “İyi bir dünya, aydınlıklı bir dünya ancak hikmete dayalı bir bilgi anlayış ile mümkün olabileceğini, insani ve sosyal araştırmaların da doğalarına uygun yöntemlerle incelenmesi gerektiğini, bununla birlikte insan ve toplum/sosyal bilimler olarak değil! (Yaşam sorunları ile ilgisinden dolayı) İnsani ve sosyal araştırmalar olarak ele alınmasına dikkat çekti. Araştırmanın düşünsel ve insani amacı: insanlığa yardımcı olmasıdır.

BilgidenHikmete1

Hikmetin; “araştırma, anlama ve uygulamada kişi ve diğerleri için uygun olanda isabet etmek” olduğuna işaret ederek,  yaşanan sağlıktan, ziraattan, ulaşımdan, iletişime teknolojik hızlı değişim-dönüşümün varlığını belirtti. Bilgi edinimi ve kullanımının “hikmet”ten bağını koparması nedeniyle, insana ve çevreye zararı küresel boyutlara ulaştığına değindi.

Sonuç olarak, Sn. Açar, (a) Aydınlamanın göremediğini görmek ve düzeltmek (b) Her akademik disiplin (branş)in, kendi araştırma disiplininin araştırma tarzını değiştirmek zorunda olduğunu ve disiplinlerin insanla, toplumla, ahlakla yeniden bağını kurmak durumunda bulunduğunu, ihtiyaç duyduğumuzun ise hikmet olduğunu vurguladı. Konferans yöneltilen sorular ve verilen cevaplarla son buldu.

 

“DİN VE KÜLTÜR ÜZERİNE WITTGENSTEIN”

Oxford Üniversitesi Felsefe Bölümü ve St. Benet’s Hall Öğretim Üyesi Dr. Brian Klug, 24 Mayıs 2014 Cumartesi saat: 14.00’te Enstitü merkezinde “Din ve Kültür Üzerine Wittgenstein” konulu bir konferans verdi.

Klug1

YBÜ Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Halil Rahman Açar, Klug’ın özgeçmiş ve akademik yaşamını özetlemesinin ardından Klug, Konferansını İngilizce olarak sundu ve simultane çevirisi Açar tarafından gerçekleştirildi.

Prof. Klug konuşmasının başlanğıcında bilimin bugün dünyayı araştırmanın ötesinde bir dünya görüşü, rasyonalitenin tek bir paradigması olarak işlev gördüğünü belirtti. Wittgenstein’in 20. yüzyılın iki büyük felsefecilerinden biri olduğunu ve felsefede birbirine zıt iki önemli çalışmanın yazarı olduğuna değindi.

1- (1921’de yayınlanan) Tractatus. Bu çalışmasında anlam sorunu ile ilgilendi. Dil bu bağlamda dünyayı betimleyen gerçekliğin bir resmi olarak değerlendirdi. Dil, gerçekliği betimlediği sürece anlamlıysa, gerçekliğin dışına gidemez ve bu nedenle de gerçekliğin ötesindekini resmedemeyiz ve hakkında konuşamayız.

2-  Wittgeinstein (1953 ölümünden sonra yayınlanan) Philosophical Investigation (Felsefi Soruşturmalar) isimli eserinde zaman içinde dil ve gerçekliğe ilişkin eski anlayışını bir “ad”la “adın taşıyıcısı”nı karıştırdığından ret etti.

Her iki eserde farklı etkiler doğurdu. Klug’a göre din kavramı Tractatus’ta merkezidir. Brian Klug bu iddiasını Wittgenstein’in yayıncısı L. Fisher’e yazdıklarına ve diğer çalışmalarına gönderme yaparak ileri sürmektedir: kitabın ana konusu, ahlakidir.

Klug’a göre ortada yazdıklarıyla birçok Wittgenstein tartışılır olmasına rağmen Tractatus ve Felsefi Soruşturmalarda felsefeye farklı yaklaşımları olan, aynı derinliğe sahip gerçekte bir tek Wittgenstein söz konusudur.

Klug2

Wittgenstein yazılarında Batı ve Amerikan medeniyetini harekete geçiren ilerleme sevdası ile yazıları arasındaki farka dikkat çekti. Dr. Klug,  Wittgenstein’in kullandığı bilim kavramının İngilizce ve Almanca kullanımlarının farklılıklarına vurgu yaptı.  Wittgenstein açısından tek bir bakış açısının olmadığını, farklı bakışgörme ve anlama deneyimlerinin gerçekliğine işaret etti. Wittgenstein’ın bu çeşitliliğe dayalı olarak yaşam biçimleri kavramını ileri sürdüğünü ve özelde din diline uygulanabileceğine değindi. Dinin, bağlamında kendine özğü bir din dili olduğu düşüncesi taşıdığını sonradan kavradı.

Klug, Yahudilik, Hrıstiyanlığın ve İslam’ın anlam repertuarına sahip olduğuduğu, bir diğer açıdan bunun üzerinde yeniden düşünülmesini gerektiren semboller, kelime hazinesi, bir edebiyatı ve referansları bulunduğu anlamına geldiğini söyleyerek konuşmasına son verdi.

İlgiyle izlenen ve akademik düzeyde tartışma ve sorgulamaların yapıldığı toplantının Ankara-Oxford çevresinde girişimlere bir başlangıç olması temennisiyle konuşmacıya günün anısına bir onur plaketi takdim edildi.

Klug3

_____________________________

ENSTİTÜMÜZCE ANKARA’DA

2. ULUSLARARASI KUR’AN’I YENİDEN DÜŞÜNME

-KUR’ĀN KAVRAMLARI-

İLMİ TOPLANTISI GERÇEKLEŞTİRİLDİ

10-11 Mayıs 2014 tarihleri arasında Ankara Gür Kent Otel’de, 15 ülkeden 35 ilim ehlinin katılımıyla Kur’an’ı Yeniden Düşünme İlmi Toplantısı yapıldı ve 26 bildiri sunuldu. İlgiyle izlenen toplantıda İngilizce ve Türkçe bildirilere yer verildi. Aynı zamanda dinleyicilere anında çeviri hizmeti sunuldu. Her bildiri sonrası müzakerelere imkan verilerek sorular cevaplandırıldı.

Seçilen bildirilerin İngilizce olarak Al-Bayān Dergisinde yayınlanması ve Türkçesinin en kısa zamanda basılıp okurlara ulaştırılması amaçlanmaktadır.

Emeği geçen herkese teşekkür eder yeni ilmi toplantılarda buluşmak dileğiyle.

 

s2

s1

 

“TÜRKÇE TERCÜMELER VE MEALLER”

25 Ocak 2014 Cumartesi saat 14:00’de Enstitümüz Zemahşeri salonunda, Türkiye Yazarlar Birliği Vakfı Başkanı D. Mehmet DOĞAN “Türkçe Tercümeler ve Mealler” konulu konferans verdi.

Doğan: Son yüzyılda mealin (Kur’ān tercümesinin) prestijinin yükseldiğini, 19. Yüzyılda mealden (Kur’ān tercümesinden) söz edemediğimizi, Çünkü o döneme kadar dini ilimler Arapça okutulmuş, medreselerin dili Arapça olduğunu vurgulayarak, Eğer temel metin Kur’ān’ı Kerim ise ve ilimler bunun üzerine bina edilmişse Arapça dilinin kullanılıyor olması doğal ve doğru olduğunu, bütün Müslüman dünyasında medreseler Arapça tedrisatta bulunmuş olduğunu belirterek, Bizde 19. Yüzyıldan itibaren kurulan modern okullarda eğitim Türkçe yapılmaya başlanmış ve bununla birlikte Kur’ān’ı Kerim’in Türkçe tercümesi ve meal konusu gündeme gelmiştir.

25.01.2014_1

Doğan: “İslāmiyeti Türkistan’da, farsçanın etkili olduğu şehir muhitlerinde öğrendik. Kur’ān’ın aslî lisanı yanında birçok dinî terimi, bu sebeple Farsçadan aldık. Dinî ilimleri Arapça üzerinden öğrendik. Türkistan muhiti, İslām ilim tarihinde mühim bir yere sahip.” diyerek, “Satır arası” tercümeler diyebileceğimiz “ilk Türkçe tercümelerin 10. Miladî asırda yapıldığı... Kısacası 10 asırlık bir geçmişi olduğu…” tespitinde bulundu.

Doğan: Mehmet Akif’in Doğrudan doğruya Kur’ān’dan alıp ilhamı/Asrın idrakine söyletmeliyiz İslāmı dizelerinde yerini bulan istekli oluş ve “Modernlikle karşılaşan Müslüman aydınların, ilim geleneğinin zayıf noktalarını keşfetmeleri ve doğrudan doğruya Kitap’dan yararlanarak İslāmı anlamak gerektiğini düşünmeleri.” sonucunu,  ancak “20. asırda başka bir zümre, batıda Hıristiyanlığın geçirdiği “reform”un İslāmda da yaşanması gerektiğini düşünüp. Bunlar Kur’ān’ı kavimlerin lisanına çevirerek, İslāmı millileştirmek, kavimleştirmek istemeleri…” gibi edişe verici yaklaşımları da doğurduğunu belirterek bunlara örnekler verdi.

Doğan: On yıl öncesinde yüze yakın mealin olduğunu, son on yılda da bir o kadar mealin piyasaya çıktığını belirterek, mevcut meallerin “Mükemmel yok, mükemmel arayışı var, fakat sonuç yok! (Bu arada, herkesin mükemmelin peşinde olduğu da şüphe götürür!)” tespitiyle konferansı sonlandırdı.

25.01.2014_2

Konferansın sonunda, Sayın D. Mehmet DOĞAN’a Enstitü adına yönetim kurulu üyesi Atila KAYNAK tarafından, günün anısına bir plaket verildi.

 

Enstitümüz Aile Birimi tarafından düzenlenen;

“Çocuk Edebiyatı ve Okuma Kültürü”

18 Ocak 2014 Cumartesi saat 14:00’de Enstitümüz Zemahşeri salonunda, MEB Çocuk Kitapları Yayın Danışma Kurulu Başkanı ve Çocuk Edebiyatçıları Birliği Başkanı Yazar Üzeyir GÜNDÜZ’le “Çocuk Edebiyatı ve Okuma Kültürü” konulu söyleşi yapıldı.

Gündüz: Çocuk edebiyatı tarihinin çok eskilere gitmediğini, Batıda 17.yy’larda çocuk edebiyatı ürünleri verilmeye başlanırken, Bizde daha geç başlamış ve Osmanlı’nın son dönemlerinde birkaç tane, Cumhuriyet döneminde ise Köy Enstitüleri sonrası ürünler verilmeye başlandığını belirtterek, kendisinin de Köy Enstitüsü mezunu bir köy öğretmeninin çocuğu olarak kitaplarla erken yaşlarda buluşmuş olduğunu ve lise yıllarında yazmaya başladığını vurguladı.

18.01.2014_1

Türkiye’nin önde gelen eğitimcilerinin yurt dışına gönderilmeleri ve çocuk eğitimiyle ilgili bilgi almış olarak dönüşleriyle, okullarda derslerde anlatımları ve akabinde özgün eserlerin verilmesiyle çocuk edebiyatı kavramıyla tanışılmış olduğunu belirterek, “Çocuk edebiyatı: Sanatsal açısından büyüklük edebiyatından farklı olmayan, hedef kitlesi belirlenmiş (çocuklar ve yaş grupları) ve pedagojik kaygısı olan edebiyat türüdür.” tanımını verdi.

Gündüz: Çocuk edebiyatı yazarının, hedef kitlesi olan çocukların; 1-Fiziksel gelişimini, 2-Duygusal gelişimini, 3-Bilişsel gelişimini dikkate alarak eserini meydana getirmesi gerektiğini vurgulayarak şu iddiayı ortaya koydu. “Kitap okumayı sevmeyen çocuk yoktur. Olsa olsa kendini sevdirmeyen, kötü yazılmış, zevksiz kitap vardır.”

Çocuklara erken yaşlarda eline iyi bir kitap verildiğinde, boş zamanlarını kitap okuyarak dolduracağını ve ilerde internet onun için araştırma yapacağı başvuru aracından başka bir şey olmayacağını belirtti.

Gündüz: Okuma kültürünün evde ailede başladığını yani anne ve babanın bizzat katılımıyla küçük yaşlarda çocuk kendini okuma ortamında bulması gerektiğini belirterek, Okullardaki Türkçe dersinin bir dolaylı anlatım dersi olduğunu, yani kendi dilimizin güzelliklerini (bize ait olan mecazlarını, söz sanatlarını, tekerlemelerini, atasözlerini) kazandırmak için, dili estetik bir şekilde kullanmak için (didaktik değil)  okutulması amacıyla konulmuş olduğunu ve bu amacın gözetilerek derslerin daha fonksiyonel işlenmesinin gerekliliğini vurguladı.

18.01.2014_2

Söyleşinin sonunda Sayın Üzeyir GÜNDÜZ‘e Enstitü adına Başkan Yrd. Şevki TEKE tarafından, günün anısına bir plaket takdim edildi.

 

KUR’ĀN HİKMETİ VE OXFORD GÖZLEMLERİM

04 Ocak 2014 Cumartesi saat 14.00’de Enstitümüz Zemahşeri Müzakere Meclisi Salonunda, Enstitü Başkanı, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Halil Rahman Açar “Kur’ān’ın Hikmeti ve Oxford Gözlemleri” konulu bir konferans verdi.

Açar: Batıya gitmelerin; Cumhuriyet öncesinden günümüze, paşalarla başlayan, yönetimden kaçanlar, basın-yayın organı çıkarmak isteyenlerle devam eden, batıyla tecrübesini elde etmek için gönderilen insan potansiyellerimizin buralara gelmelerinin yaklaşık 175 yıllık bir serüveni olduğunu vurguladı. Ancak bu ziyaretlerin; ilmi, kültürel ve nitelik açısından kazanımlarının sarf edilen emek, insan gücü ve kalitesine, kurumlaşmasına etkisinin cılız sonuçlardan öteye gitmediğine dikkat çekti. Üniversite camiası için kısmen etkisi değişim ve dönüşümden söz edilebilir.

Oxford’a gidişinin bilinçli, ilahiyat konularına, batı felsefesine, bilimsel bilgi birikimine sahip olan ve Kur’an hakkında tezleri bulunan bir ilim insanı olarak orada araştırmalar yaptığına değindi.

Oxford1

Açar, oradaki araştırmalarının Metin yorum ilmi (=Hermeneutics) üzerine olduğunu, batı felsefesinin Eski Ahid yanında Yeni Ahid ile ilişkisini, Hırıstiyanlığın değişimini ve gelişimini çözdüğünü ve bir anlamda Hz. İsa biyografisi ve aktarımı olan Yeni Ahid metinlerini değerlendirme de “vahiy” kavramı ile “ilham” kavramlarını algılayışları dini tutumlarını belirlediğini söyledi.

Açar, Kur’an’ın İncil’den bahsettiğini incillerden bahsetmediğini ve dolayısıyla Hz. Musa’ya, Hz. İsa’ya inen vahiyleri teyit ettiğini, ancak ne Eski Ahid ne Yeni Ahid Kur’an’a gönderme yapmadığı gibi, Kur’an’da ne Eski Ahid’e ne Yeni Ahid’e gönderme de bulunduğunu belirtti. Hz. İsa’nın dilinin Aramice olduğunu, şu an Aramice İncilin olmadığını, o İncil’in İbranice ve Grekçe çevirilerinin     mevcut olduğunu ancak bu tercümelerin de problemler oluşturduğunu, Hz. İsa’ya atfedilen “tanrının oğlu” ifadesinin tercümelerle ters yüz edilmiş olduğunu, bizdeki abd(kul) kavramının oğul diye tercüme edildiğine dikkat çekti.

Oxford2

Açar; metinleri yorumlarken dikkat edilmesi gereken ilkelerin olması gerektiğini ancak ne genel ilkelerin ne de özel ilkelerin gözetilmediğini, özel metinleri yorumlama konusunda hem Müslümanların hem Hıristiyanların ve hem Yahudilerin bu ilkeleri tarihi süreç içinde yerli yerine oturtamadıklarını gözlemlediğini, kelime düzeyinden başlayıp, fiil yapısı ve anlamı, cümle yapıları, anlamları, pasajlar ve paragrafların birbiriyle ilgisi, teşbihler, kıssalar, mecazların ortak olan sorunlar olduğunu tespitini yaptı.

Bu sorunların dünya görüşü ve ona bağlı olarak akıl ve hikmetle çözülebileceğini, Kur’an hikmetinin; ilahi hikmeti (insan aklının bulamadığı) ve beşeri hikmeti (felsefe ve diğerleri) içerdiğini, hikmetin; düşüncede isabet, davranışta isabeti gerektirdiğini, Kur’an sistemine nufûz ve hakimiyet gerektirdiğini, dinamik bir düşünceyle gerçek ve vahiy bağıntısı içinde metin tarihi olmaktan çıkarak canlılık kazanacağını, yol göstereceğini, Kur’an’ın hikmetinin öneminin burada olduğunu belirti.

Oxford3

Açar; Oxford’un; iç içe geçmiş 39 öğretim kurumunu içinde barındıran, 140 bin nüfusu olan, bir üniversite şehri olduğunu belirterek, slâyt gösterisiyle tanıtımını yaparak konuşmasını bitirdi. Konuşma sonrası soru-cevap kısmına geçilerek konferans sonlandırıldı.

 

DİLBİLİMSEL TEFSİR ÜZERİNE

28 Aralık 2013 Cumartesi saat 14.00’de Enstitümüz Zemahşeri salonunda, Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mustafa KARAGÖZ’ün “Dilbilimsel Tefsir Üzerine” konulu konferansı yapıldı.

28.12.2013_1

Mustafa KARAGÖZ: Kavramsal Çerçeve içerisinde, “Dilbilim: Dil ya da lehçeyi objektif bir şekilde inceleyerek, dilin özelliklerini; fonetik, morfolojik, sentaktik, semantik ve etimolojik olguların tâbi olduğu dil kanunlarını; bu olguların birbirleriyle ve psikolojik, toplumsal coğrafi diğer olgularla ilişkisini açıklamayı amaçlayan bir bilimdir.” genel tanımını vererek, “Dilsel Tefsir (Lügat: Dil, Lügavî: Dilsel): Her tefsir bir şekilde dille alakalı olduğuna göre, “Dilsel Tefsir” ifadesi diğer tefsir çeşitlerini de içine almaya elverişlidir. Yani, efradını cami olmakla birlikte, ağyarını mani değildir.” tespitini yaparak, Dilbilimsel Tefsirin Tanımını da “Kur’ān yorumunda ağırlıklı olarak sözdizimi, biçimbilim, anlambilim gibi, dilbilimin çeşitli alt dallarından çağdaş dilbilimin verilerini de göz önünde bulundurarak yararlanan yöneliş.” Şeklinde verdi.

Mustafa KARAGÖZ: Amacın, “dilbilimsel tefsir ekolünün hicri ilk üç asırdaki durumunun tahlil edilmesi ve Kur’ān’ı doğru anlama konusunda dilbilimsel tefsirin yeri ve konumunun belirlenmesi”, olduğunu belirterek konunun önemini de “Tefsir faaliyetlerinin ana damarlarından birisini oluşturan dilbilimsel tefsir üzerine müstakil bir çalışma bulunmaması ve Kur’ān’ı anlamada, özellikle Arapça bilmeyenler ve dolayısıyla Kur’an’a tercüme vasıtasıyla ulaşanlar açısından, dilbilimsel tefsir öneme haizdir.” sözleriyle ortaya koyarak “1-Dilbilimsel tefsir bir ekoldür. 2- Dilbilim ve dilbilimsel tefsir Kur’an’ın anlaşılmasında vazgeçilmez bir yöntemdir. Kur’an ayetine yanlış mananın yanlışlığını ortaya koyan en önemli ölçüt dilbilmidir.” iddiasını dile getirdi.

Mustafa KARAGÖZ: “Dilbilimsel Tefsirin Doğuşu ve Gelişimi” başlığı altında önce “Etkenler: 1- Dini Etkenler;a-Kur’ān’ı doğru anlama gayretleri b-Dilbilim çalışmalarında Kur’an delil olması 2- İlmi ve Sosyo- Kültürel Etkenler; İslam dininin Arap olmayan unsurlar arasında yayılması ve etkileşim sonucu Arap dilinin safiyetini yitirmeye başlaması 3- Sosyo-Politik Etkenler; Basra-Kûfe rekabetinde yöneticilerin taraf olması 4- Sosyo-Ekonomik Etkenler; Yöneticilerin âlimleri maddî yönden desteklemesi” ortaya koyarak, “Tedvin: İlk devirden itibaren hafızalarda veya çeşitli yazılı metinlerde dağınık olarak kaydedilmiş tefsir rivayetlerinin muntazam bir şekilde bir defter veya kitap içinde toplanması” tanımını verdi ve iki döneme halinde örneklendirerek incelemelerini paylaştı.

1. Tedvin Öncesi Dönem: (Dilbilimsel tefsirin ilk nüveleri)

– Hz. Peygamber dönemi (yaptığı tefsirin nitelik ve niceliği)

– Sahabe dönemi (tefsir konusundaki avantajları)

– Tâbiîn dönemi (zamansal, mekânsal ve kültürel uzaklaşma)

2. Tedvin Dönemi: (Dilbilimsel tefsirin teşekkülü)

– Garîbü’l- Kur’ān türü eserler (Kur’ān kelimelerinin anlamı)

– Meânîl-Kur’ān ve İ’râbül-Kur’ān türü eserler

– Vücûh ve Nezâir türü eserler (Çokanlamlı kelimeler)

Mustafa KARAGÖZ: “Kur’ān ’ın Anlaşılması ve Dilbilimsel Tefsir” başlığı altında anlama-yöntem ilişkisinden bahsederek “Kur’ān’ın anlaşılmasında izlenecek uygun bir yöntemin olması gerekmektedir. Tek bir anlamı dayatmaktan ziyade, anlaşılanın doğru mu yanlış mı olduğunu belirlemeye katkı sağlayan, en azından yanlış anlamaları eleyen bir yöntem” vurgusunu yaparak Kur’ān’ın anlaşılmasında dilbilimin işlevini açıkladı.

28.12.2013_2

Sonuç olarak “-Dilbilimsel Tefsirler, Kur’an’ın anlaşılması konusunda dille ilgili sorunların çözümünde yardımcı olur. - Dilbilim, Kur’an’ın anlaşılmasında vazgeçilmemesi gereken bir yöntemdir. Bir anlamın yanlışlığını ortaya koymada en önemli kıstastır. - Ama tek başına yeterli değildir. - İlk üç asır, tenzil dönemine yakın olması nedeniyle önemlidir. - Çağdaş dönemde ortaya çıkan yaklaşımların geleneğimizde tekabüllerinin bulunup bulunmadığının ve aradaki benzerlik ve farklılıkların tespiti önemlidir.”

Konferansın sonunda Sayın Doç. Dr. Mustafa KARAGÖZ’e Enstitü Başkanı Halil Rahman Açar tarafından, günün anısına bir plaket takdim edildi.

 

Kur’an’da Boşanma

21 Aralık 2013 Cumartesi saat 14.00’de Enstitümüz Zemahşeri salonunda, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selahattin EROĞLU’nun “Kur’an’da Boşanma” konulu konferansı yapıldı.

21.12.213_1

Selahattin EROĞLU: Konu ile ilgili olarak, daha önceden (1979 yılında İngiltere’nin Exeter Üniversitesinde) yapmış olduğu “Kur’an’da Boşanma” konulu doktora tezine atıfta bulunarak, bu tezinin Enstitünün yayın dünyasına çıkmasını sağladığından dolayı teşekkürleriyle başlayarak; İnsanlık tarihi kadar eski olan, aile kurumunu ilgilendirdiği için de önemli olduğunu belirti.

Selahattin EROĞLU: İslam Hukuku’nun hayat hukuku olduğunu vurgulayarak, “Hayya a’lel felah” yani bu dünyada da ve ahrette de felaha ermek hedefli olduğunu söyleyerek, konuya yardımcı olabilecek ilim dallarından faydalanılarak çözüm üretilmesi hedeflenmesi gerektiği üzerinde durdu ve konuyla ilgili olarak, boş bir sözlerle (üç kere boş ol, üçten dokuza boşol… vb.) aileye son verilemeyeceğini belirtti.

Selahattin EROĞLU: Kur’an’da ilgili ayetlerden böyle bir sonuç kesinlikle çıkmayacağını belirterek, nikahın tekliğine vurgu yaptı ve “evlilik aktinin geçicilik mefhumunu barındırmaz” olduğunu söyledi. Bununla birlikte Kur’an’da “maruf” yani en güzel şekilde yol gösterin tabiri ile de boşanmaya yol verildiğini izahladı.

21.12.213_2

Konferansın sonunda Sayın Prof. Dr. Selahattin EROĞLU’ya Enstitü üyesi Cengiz MIZRAK tarafından, günün anısına bir plaket takdim edildi.

 

Doğu ve Batı Arasında İSLAM

14 Aralık 20113 Cumartesi saat 14.00’de Enstitümüz Zemahşeri salonunda Bosna-Hersek ilk Kurucu Cumhurbaşkan Aliya Ali İZZETBEGOVİÇ’in “Doğu ve Batı Arasında İSLAM” adlı kitabının tanıtımı ve değerlendirmesi Enstitü Üyemiz Sezai İNEM sunumu ile yapıldı.

14.12.2013_Resim

Aliya Ali İZZETBEGOVİÇ; kitabının giriş kısmında “Çağdaş dünya ideolojik çatışma içinde bulunmaktadır. Hepimiz bu çatışmanın içindeyiz. Bu büyük karşılaşmada İSLAM’ın yeri nerededir? Bugünkü dünyayı şekillendirmede İSLAM’ın rolü var mıdır? Bu kitap işte bu soruyu cevaplamaya çalışacaktır.” Yazarak kitabın yazılış amacını koymuştur.

Yine en eski zamanlardan beri dünya görüşlerini üç kümede toplayarak (1-Dini “ruh”, 2-Materyalist “madde”, 3-İslâmî “insan”); bütün ideoloji, felsefe ve düşünce sistemlerinin bu temel dünya görüşlerine dayandığını belirterek, “Zıddiyetler Cetveli” oluşturmuş ve katı bir sınıflama olduğunu kabullenmiş, ama bu katılıktan kaçınamayacağını belirtmiştir.

14.12.2013_cetvel_son

Aliya Ali İZZETBEGOVİÇ; “bu varlığı biz inkar edebiliriz, ama onların dışına çıkmamız mümkün değildir. Hayat, onu ne kadar anladığımıza bağlı değildir. Mesele, isteyerek ve nihaî manayı anlayarak yaşayıp yaşamayacağımızdır. İslâm’ın işte en derin mânâsı buradadır. İnsanın “dünyanın içine” veya “sosyal hakikatin içine” itildiği andan beri bu böyledir.” der.

“İslam: Özünü göz önünde tutarak diyebiliriz ki, dünyanın esas özelliği olan bu düalizmi evvelâ anlamak ve kabul etmek; ondan sonra da onu yenmek yoludur. “İslami” terimiyle hazır çözümden çok metot kastedilmekte ve bu terim birbirine zıt umdelerin sentez prensibini dile getirmektedir.”tanımını yaparak.

“Müslüman ülkelerin bu bağımsızlaşma süreci fikren ve siyaseten devam edecektir. Doğu ile Batı arasında geçmişte birçok defa bu köprü vazifesini görmüş olan İslâm, kendi öz vazifesine müdrik olmalıdır. Üçüncü orta yol, yani İslâmî yolun mânâsı işte budur.” der.

Aliya Ali İZZETBEGOVİÇ; Bu kitap teoloji değildir; yazarı da teolog değildir. Bu bakımdan kitap, doğrusu aranırsa, İslâm’ı bugünkü neslin konuştuğu ve anladığı dile «tercüme» teşebbüsüdür.”diyerek kendi kitabını kendisi bu şeklide değerlendirir.

 

Kuantum Fiziğinin Felsefi Sonuçları

30 Kasım 2013 Cumartesi saat 14.00’de Enstitümüz Zemahşeri salonunda, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekan Yardımcısı, Yrd. Doç. Dr. Şevki IŞIKLI’nın “Kuantum Fiziğinin Felsefi Sonuçları” konulu konferansı yapıldı.

Şevki IŞIKLI; “Kuantum nedir?” sorusuna “Doğanın sonsuzca bölünebilirliğine karşı bir tez, yani süreksizliği önerir.” cevabından sonra “Sürecin nasıl geliştiği?” sorusuna “Fizikte bundan sonra daha temel keşifler yapılamaz.” ve “Fizik bitmiştir; yapılacak tek şey, daha hassas hesaplamalar yapmaktır.” değerlendirmelerine karşı “Kim ne dedi?” sorusuyla “Einstein 1926’da kuantum fiziğinin elde ettiği daha fazla başarı, daha fazla aptallıktan başka bir şey değil.” görüşünü dile getirerek, Bohr-Einstein karşılaşması ve “Niels Bohr: Kuantum fiziğini anladığında şok olmayan biri onu anlamamış demektir.” düşüncesini dile getirdi.

30.11.2013_1

Kuantum fiziğini nasıl anlayabiliriz? (Yöntem) sorusuna “Descartes: Gerçeği arayanın, hayatında bir kez tüm nesnelerden gücünün yettiğince kuşku duyması gerekir.” düşüncesini ortaya koyarken “Robert Gilmor: İnsanlar anlamak sözcüğünden çoğu zaman kendilerine bir şey açıklandığında, bunu anlamlı ve mantıklı bulmalarını kastettiklerini sanıyorum. Yani halihazırda bildikleri ile, inandıkları şeyler ile tutarlı olmasını. Bununla birlikte gerçekten yeni bir şeye baktığınızda böyle bir şey bekleyemezsiniz. Keşfettiğiniz şey tuhaf, şaşırtıcı ve çoğu kez de kabullenilmesi zor bir şey olacaktır.” tespitini vurguladı.

“Siyah cisim ışıması: E= nhv Planck hipotezi h=6,625.10-34” başlığı altında “Maxwell elektromanyetik denklemlerinin öngörüsü: Çekirdek etrafında hareket eden elektron çekirdeğe sarmal biçimde düşmesi ve sonsuza doğru artan yoğunlukta elektromanyetik dalgalar üreterek yok olması gerekir” düşüncesine karşın oysa “Atomların görece kararlılığı” söz konusu olduğunu belirtti ve bunun ardına “Işıma yapan enerji sürekli salınmaz, sadece tek tek enerji paketleri yayımlar (süreksizlik ve kuantizasyon). Madde çeşitli frekanslarda enerji paketleri taşır. Madde: Uzay, zaman ve kütle (hız, enerji, momentum) olarak vardır.” tespitini yaptı.

30.11.2013_2

“Fotoelektrik etki” başlığı altında da “Işık huzmesi, foton adı verilen enerji paketçikleriyle taşınır.” tespiti ile kuantum hipotezi fark ediliyor ve ışığın dalga değil parçacık olduğu kanaatinin oluştuğunu vurgulayarak, “Bohr Atom Modeli(Kuantize olmuş atom)”, “Çifte yarık deneyi”, “Aspeck deneyleri” ve “Bell eşitsilikleri” den bahsederek bunlardan sonra “Türetilen İlkeler” sıraladı.

A- Kesinliğe karşı kesinsizlik

B- Yerel-gerçekliğe karşı dolanıklılık, yerel olmama, süperpozisyon

C- Tümevarıma karşı bütüncüllük: Bütünden parçaya

D- Sürekliliğe karşı süreksizlik

E- İndirgemeciliğe karşı

F- Tümellik

G- Bağlamsallık

Sonuç: Kuantum fiziği, kavramsal ve sorunlarla sarmalanmıştır. Onu anlamak için gerçeğe bakışımızı tümüyle değiştirmemiz gerekir. Yeni bir dil ve mantığa ihtiyaç vardır. Çünkü sağduyumuzla karşıtlık içindedir.

30.11.2013_3

Konferansın sonunda Sayın Yrd. Doç. Dr. Şevki IŞIKLI’ya Enstitü Üyesi Ahmet DURSUN tarafından, günün anısına bir plaket takdim edildi.

 

TÜRKÇE SES BİRİMLERİN MR İLE GÖRÜNTÜLENMESİ

23 Kasım 2013 Cumartesi saat 14:00’de Enstitümüz Zemahşeri salonunda, Gazi Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Batı Dilleri ve Edebiyatı Anabilim Dalı, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Güven MENGÜ’nün “Türkçe Ses Birimlerin MR ile Görüntülenmesi” konulu konferansı yapıldı.

23.11.2013_1

Güven MENGÜ; Manyetik Rezonans’ın (MR), temeli hidrojen atomunun içinde tek protonun salınımının, radyo dalgalarıyla etkilemek sonucunda elde edilen bir tür görüntüleme olduğunu, dolayısıyla insan vücudundaki su bulunan dokuların görüntülenmesinin temelini oluşturduğunu belirterek, Türkçe ses birimlerin MR aygıtlarıyla ses üreten organlarının görüntülenerek bir takım yapılar ortaya çıkardıklarının vurguladı.

23.11.2013_2

Türkçede ünlü seslerin, insan baş ve boyun kısmının yan kesiti ile MR görüntülerini vererek, Türkçe ses birimlerin morfolojik yapılarını anlatmaya başlayan Güven MENGÜ, daha sonra ötümlü(ses telleri ile çıkartılan) ve ötümsüz(ses telleri kullanılmadan çıkartılan) ünsüzlerin MR görüntülerinin sunumunda seslerin hava baskıları sonucu patlamalı olarak, ötümsüz elde edilişinden bahsederek, ötümlü seslerin çıkarılış yapılarında ses organlarının durumlarından söz ederek, hareketli ve hareketsiz konuşma organlarının birbiriyle etkileşimi ve hava sütununun değişik engellere çarpması sonucunda ortaya çıktığını söyledi.

23.11.2013_3

Konferansın sonunda, Yrd. Doç. Dr. Güven MENGÜ,ye Enstitü Üyesi Abdullah İbrahim ÇALIŞIR tarafından, günün anısına bir plaket takdim edildi.

 

TÜRKÇENİN GÜCÜ

16 Kasım 2013 Cumartesi saat 14:00’de Enstitümüz Zemahşeri salonunda, Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Hüseyin ÖZBAY’ın “Türkçenin Gücü” konulu konferansı yapıldı.

16.11.2013_1

Hüseyin ÖZBAY; Dilin sadece bir araç olmadığını ve bir takım sonuçları içerdiğini belirterek, “Ağzımızda tat alma organı dili kullanarak “dili” gerçekleştiriyoruz.” açıklaması ile gerçekleştirme aracından vazgeçmenin, sonuçlardan da yani kültüre ait olan her şeyden de vazgeçmiş olacağımızı vurguladı.

Türkçenin içerde örselenen dışarıda son derece önem verilen bir dil olduğunu söyleyerek Türkçe öğrenme isteğinin arttığını, hiçbir türkoloğun Türkçe hakkında olumsuz değerlendirme yapmadığını, hatta türkoloji uzmanlarının Türkçeyi harika bir dil olarak gördüklerini vurguladı. Türkçenin bilimsel olarak yüceltilirken kültürel olarak aşağılanması çelişkisi ile karşı karşıya olduğumuzu ve bu durumun Türkçeyi tartışılır kıldığını belirtmiştir.

16.11.2013_2

Türkçenin “merkezinin oynak bir dil” olduğu vurgusunu yaparak; Çin’de, Sibirya’da ve Balkanlar’da sürekli yer değiştirerek formlaştığını ve yirmi kadar ayrı lehçenin konuşulduğu tek dil olduğunun tespitini yaptı.

Türkçenin; millet karakteri ile dil karakteri özdeşliği kurarak en önemli niteliksel gücünün fiil (hareket) dili olduğunu vurgulayarak, “Türkçenin Gücünün” nesnel (durum) gücü (tarihin en eski dili, en geniş etnik dil coğrafyası ve en çok dil nüfusu) ve nitelik gücü (aksiyonel  dil, sıfat bakımından zayıf ancak sade dil oluşu) olarak iki ana başlık altında mukayeseli üstünlüklerinden bahsederek, Türkçenin “morfolojik dil” (eklerle anlatım) özelliğinin türev gücünü yüksek kıldığını belirtti.

16.11.2013_3

Konferansın sonunda, Yrd. Doç. Dr. Hüseyin ÖZBAY’a, Enstitü Üyesi Prof. Dr. Yaşar AYDEMİR tarafından, günün anısına bir plaket takdim edildi.

 

Enstitümüz Aile Birimi tarafından düzenlenen “Ağız ve Diş Sağlığı”

9 Kasım 2013 Cumartesi saat 14:00’de Enstitümüz Zemahşeri salonunda, Sincan Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi Başhekimi Dt. Volkan SOZAN ile “Ağız ve Diş Sağlığı” konulu söyleşi yapıldı.

9_Kasim2013_3

Volkan SOZAN; Ağız ve dişlerin vücudun dışarıya açılan ve dışarıdan içeriye besin olarak girişin yapıldığı tek organ olması nedeniyle sağlığının önemini belirterek, dişlerimiz, dişin sert dokuları, bağ dokusu, dişlerin oluşumu, oral mukoza, mikrobiyal flora ve ağız boşluğu ve tükrük konularından bahsetti.

Ağız ve diş sağlığına dikkat edilmediği taktirde bu organlarla birlikte vücudun bütün organlarınında etkileneceğini belirterek, dişlerin hergün düzenli olarak temizlenmesi gerektiğini vurguladı. Aksi takdirde dişlerde sert diş plağı tabakası yani taş oluşur ve sadece diş hekimi tarafından temizlenebileceğini belirterek, altı ayda bir doktora muayene olunması gerektiğini söyledi.

9_Kasim2013_2

Söyleşinin sonunda Sayın Volkan SOZAN’a Enstitü adına yönetim kurulu üyesi Battalgazi ALICIOĞLU tarafından, günün anısına bir plaket takdim edildi.

 

Öğrenmeyi Öğrenme

2 Kasım 2013 Cumartesi saat 14:00’de Enstitümüz Zemahşeri salonunda Kişisel gelişim uzmanı Adem KARAFİLİK ile “Öğrenmeyi Öğrenme” konulu söyleşi yapıldı.

DSCF1108

Adem KARAFİLİK; Öğrenmenin yaşam boyu devam eden, insanı oluşturan tüm unsurları doğrudan ilgilendiren ve etkileyen aktif bir süreç olduğunu vurgulayarak, insan için anne karnında başlayan öğrenme serüveninin hayatın içinde daha da artarak devam ettiğini ve hayatın verimliliği ve yaşanabilirliliği öğrenmeye verilen önemle değerini bulacağını belirtti.

İnsanın gerçek anlamda var olması, bilgisi ve bu bilgisini kullanma ölçüsünde değer oluşturmasıyla mümkün olduğunu vurguladıktan sonra bilgiye ulaşmak için insanın kendini tanıması ve öğrenme becerilerini çalışma stratejileriyle geliştirmesi gerektiğini belirterek, çalışma strateji ve tekniklerinden ana hatlarıyla bahsetti.

Söyleşinin sonunda Sayın Adem KARAFİLİK’e Enstitü adına yönetim kurulu üyesi Atila KAYNAK tarafından, günün anısına bir plaket verildi.

DSCF1113

 

Türkçenin Istılāh Mes’elesi

26 Ekim Cumartesi saat 14:00’de Enstitümüz Zemahşeri salonunda Hacettepe Üniversitesi Öğretim Görevlisi Dr. Ş. Alparslan YASA “Türkçenin Istılāh Mes’elesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar” adlı kitabının tanıtımını ve değerlendirmesini yaptı.

yesevizade1

Yazarımız; “Tarihi Türkçenin” malı olmuş “İslam Medeniyeti” kaynaklı kelimeleri dilden tasfiye gayreti içinde, mütemâdiyen ve planlı bir şekilde onların yerine yeni kelimeler ortaya atılmakta ve bu resmi dayatmalarla yaygınlaştırılmaktadır. Üstelik bunların büyük bir kısmının bilimsellikten uzak uydurmalar olduğunu vurgulayarak hattâ Fransızcadan (“Frenkçe”den) devşirmelerin de yapıldığını belirtiyor.  Bunada “Güneş-Dil (sahte) Teorisi” alet edilerek “Öztürkçe” adı altında resmi dil statüsü kazandırıldığını söyleyerek, “Türkçe”nin fetret devrini yaşadığı tespitini yapmaktadır.

yesevizade2

“Resmî Temessül İdeolojisi” olarak adlandırdığı bu stratejik oluşumun, kimler tarafından ve nasıl yapıldığını bu kitabında belge ve örnekleriyle ortaya koyduğunu belirterek, bu kitabını tamamlayıcı yeni bir çalışmasının da bitmiş ve kitap olarak basıma hazır oldugunu söyledi.

Değerlendirmenin sonunda, Dr. Ş. Alparslan YASA’ya, Enstitü Başkan Yrd. Şevki TEKE tarafından, günün anısına bir plaket takdim edildi.

 

KİTAP TANITIMLARI

Enstitümüzde 2013 yılı Eylül ayı içerisinde yapılan kitap tanıtım etkinliğinde; Dr. Murat W. Hofmann tarafından kaleme alınan bir dizi eser tanıtıldı.

Birinci oturumda, “İslam Gerçek Alternatif” isimli eser, Asuman Arslan; 3.Bin Yılda Yükselen Din İslam” adlı eser de Saime Bedir tarafından takdim edildi. İkinci oturumda ise Hofmann’ın “Kur’ān” adlı eserini Filiz Sakin; “İslam’ı Anlamak” isimli eseri de Canan Okur tarafından tanıtıldı.

Etkinlik, her bir eserin tanıtımı sonunda dinleyiciler tarafından yöneltilen sorular,  katkılar, eser üzerinde muhakemelerle sürdürüldü ve bu tür etkinliklerin devamının yararlı olacağı vurgulanarak son buldu.

21.09.2013-1

21.09.2013-2

28.09.2013-1

28.09.2013-2


 

"KUR'AN FENOMENİ"

29/06/20013 tarihinde saat 14:00’de Enstitümüz Zemahşeri salonunda Yıldırım Beyazıt Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Halil Rahman AÇAR tarafından Cezayirli düşünür Malik Bin Nebi’ye aitKur’an Fenomeni adlı kitabın tanıtımı ve değerlendirilmesi yapıldı.

29.Haz.2013

" 'Kur’an’ı nasıl doğru anlayabiliriz?’ ‘Yeni anlayış nasıl mümkün olabilir?’ ‘Kur’an’i şuur, peygamberi şuur ve beşeri şuur ne demektir?’ ‘İslam düşüncesinin özgünlüğü nerededir?’ ‘Kur’an çağımıza ne söyler?’ ’’ sorularına kitapta cevapların arandığı ve aşağıdaki bölümlere yer verildiği belirtildi.

1. Bölümde Din Fenomeni ele alınmış, fıtri mi? kültürel mi? olduğu tartışılmış, çözümün Metafizik sisteminde olacağı gösterilmiştir. 2. Bölümde Dinin temsilcisi Peygamberin hareketinin farklı muhitlerde değişik tezahürler ettiğine dikkat çekilmiş. 3. Bölümde yazar, İslam’ın kökeni olarak Kur’an’ın güvenirliğinin şifahi ve yazılı aktarımla gerçekleştirildiğini, hadislerin ise Kur’an metni gibi mevsukiyetinin bulunmadığını, bu nedenle eleştirel inceleme ve araştırmadan sonra kullanılmasının gerekliliğini, hür akıl ve sistematik şüpheye yer verilmesini önerir. 4. Bölümde Elçinin hayatı,  Kur’an öncesi ve sonrası olarak ayrımlar. 5. Bölümde Vahyin, ilham ve sezgiden farkını ortaya koymaya çalışır. 7. Bölümde Sübjektif Şuur başlığı altında Kur’an ifadelerinin Gayri Şahsiliği ve sorunun Metafizik ilgisini görür. 8. Bölümde Peygamberin Kur’ani şuurunun, Kur’an’dan önce değil sonra başladığına dikkat çeker. 10. Bölümde Vahyin Fenomenal Özellikleri olarak; Kısım kısım inmesi, bunun hikmetinin misyonunun hayata geçirebilmesi olduğunu belirtir ve Vahyin Niteliği konusunda beşeri kavrayışa indirgenemeyen kavrayışların mevcudiyetinden söz eder. 11. Bölümde Kur’an’ın Yönlerini, Müteşabih Ayetler, Zıt Anlatımlar, Metaforlar şeklinde işler.

Toplantı katılımcıların soru ve görüşleri ile son buldu.

 

KİTAP TANITIMLARI

GulsumKocakaya

Enstitümüzde 2013 yılı Haziran ayı içerisinde yapılan bir dizi kitap tanıtımlarında; Hasan HANEFİ ve Muhammed El CABİRİ’nin diyaloğlarını içerenDOĞU BATI Tartışmaları adlı kitap Şevki TEKE tarafından, Hamdi TAYFUR’un kaleme aldığı AKLETME ÜZERİNE adlı kitap Cengiz MIZRAK, Baddalgazi ALICIOĞLU ve Vohid MATKARİMOV tarafından tanıtıldı.

YasTeke

ZeynepGuler

R. GANNUŞİ’ye ait KUR’AN’DA KADIN adlı kitabı Gülsüm KOCAKAYA, Zeynep GÜLER ve Yasemin TEKE sundular. Malik Bin NEBİ’ye aitDÜŞÜNCELER adlı kitabı M.Tarık YURT takdim etti.

Bad_Alcglu

Vohyd

T.Yurt

__________________________________

 

Olağanüstü Genel Kurul Toplantısı

Derneğimiz Genel Kurulu Yönetim Kurulunca yapılan çağrı üzerine 16.06.2013 tarihinde Dernek merkezinde olağanüstü toplanarak; yönetim kurulu asil üyeliklerine Şevki TEKE, Gülsüm KOCAKAYA, Halil Rahman AÇAR, Baddalgazi ALICIOĞLU ve Atila KAYNAK’ı; Yönetim Kurulu Yedek Üyeliklerine; Sezai İNEM, İsmihan YURT, Mücahit YEŞİL, M. Tarık YURT ve Cengiz MIZRAK’ı, Denetim Kurulu Asil üyeliklerine; Prof. Dr. Yaşar AYDEMİR, Ahmet DURSUN ve Ayşe Sevim MIZRAK’ı; Denetim Kurulu Yedek Üyeliklerine; Müslüm KANKILIÇ, Yasemin TEKE ve Leyla İNEM’i seçmiştir.  Yeni Yönetim Kurulu görev dağılımı için daha sonra toplanarak yaptığı açık oylama sonucuna göre; Yönetim Kurulu başkanlığına Doç. Dr. Halil Rahman AÇAR’ı, Başkan Yardımcılığına Şevki TEKE’yi, Saymanlığa Baddalgazi ALICIOĞLU’nu, İdari işlere Gülsüm KOCAKAYA’yı ve Halkla ilişkileri yürütmek üzere Atila KAYNAK’ı oybirliği ile seçmiştir. Yeni Yönetim Kuruluna çalışmalarında başarılar dileriz.

____________________________________

ENSTİTÜMÜZ TARAFINDAN ANKARA’DA

1. ULUSLARARASI KUR’AN’I YENİDEN DÜŞÜNME

İLMİ TOPLANTISI GERÇEKLEŞTİRİLDİ

ADN_1992_800x531

3-4-5 Mayıs 2013 tarihleri arasında Ankara Gür Kent Otel’de, 22 ülkeden 65 ilim insanının katılımıyla Kur’an’ı Yeniden Düşünme İlmi Toplantısı yapıldı ve 50 bildiri sunuldu. İlgiyle izlenen toplantıda İngilizce, Arapça, Farsça ve Türkçe bildirilere yer verildi. Aynı zamanda dinleyicilere anında çeviri hizmeti sunuldu. Her bildiri sonrası müzakerelere imkān verilerek sorular cevaplandırılmaya çalışıldı.

 

Rippin

Mir

ADN_2303_800x531

ADN_3770_800x531

ADN_3760_800x531

DSCF0486_800x225

ADN_3940_800x531

En kısa zamanda bildirilerin tamamının Türkçeye çevirilerek, basılıp istekli okurlara ulaştırılması amaçlanılmaktadır.

Emeği geçen herkese teşekkür eder yeni ilmi toplantılarda buluşmak dileğiyle.

Toplantı Oturum Fotoğrafları için tıklayınız

Genel Sempozyum Fotoğraflarıiçin tıklayınız

       

1. Uluslararası Kuran’ı Yeniden Düşünme İlmi Toplantısı

Andrew Rippin

ANKARA—3-5 Mayıs 2013 tarihinde Ankara’da bulunan İlim Dallarının Düşünce Temellerini Araştırma Enstitüsü Kuran’ı Yeniden Düşünmek konulu Birinci Uluslararası Sempozyuma ev sahipliği etmiştir. Sempozyumda Dünyanın yaklaşık 20 ülkesinden elli bir katılımcı tebliğ sunumu yapmış ve yarısından fazlası kadın olmak üzere, çeşitli ülkelerden 200 civarında katılımcı iştirak etmiştir ve bu başlı başına önemli bir olaydır.

Gerek sunulan tebliğler gerekse dinleyici topluluğunun kompozisyonu halkın Kuran’ın “yeniden düşünülmesi” konusuna gösterdiği ilginin açık kanıtıdır. Birçoğu Kuran’ın anlaşılabilmesi için başvurulacak en iyi yöntemin hangisi olduğu ve bu anlama sürecinin ne sebeplere bağlı olarak çok zor olduğu konularında fikir beyan etmiştir. Birçok konuşmacının dile getirmiş oldukları gibi, Kuran’ın Allah tarafından vahyedildiği konusunda herhangi bir tereddüt bulunmamakla birlikte, metnin anlaşılması için bir yöntem ihtiyacı duyulması sorunu varlığını sürdürmektedir. Tartışmalar açık gerçekleşmiştir ve sıklıkla sürprizlerle dolu olmuştur (benim gibi bir “yabancı” için) ve benimsenen samimi fakat saygılı tarz varlığını – çoğu bölümde- sürdürmüştür. Bu tarz görüş beyanları simultane tercüme yardımıyla kolaylaştırılmış ve katılımcıların tümünün dinlemesine imkân verilmiştir (bazı panellerde Arapça ve Farsça çeviri de yapılmıştır).

Akademik nitelikte ilmi çalışmaların Kuran’ın yeniden düşünülmesine getirebilecekleri herhangi bir katkı olup olamayacağı sorusu teorik bir yaklaşımı benimsemiş çok sayıda ilim adamı tarafından gündeme getirilmiştir. (Edebi, tarihi ve karşılaştırmalı dini yaklaşımlar özellikle belirgin olmuştur). Kuran çalışmaları konusunda benimsenmiş bakış açıları arasında bu tarz bir görüş alış verişi, en azından, akademik çalışmalar ve dini kaygılar arasındaki algılanan bariyerlerin kırılması yolunda bir değere sahiptir.  Dinleyicilerin ve diğerlerinin dikkatini özellikle çeken ve dikkate değer ilginin teorik derinliğini yansıtan bazı sunumlar yapılmıştır. Örneğin İran’lı katılımcıların İngilizce yapmış oldukları çeşitli sunumlar dilbilimsel yapılara odaklanmış olup genel teorik bilgiler ışığında hazırlanmıştı.  Moritanyalı/Faslı bir bilim adamı tarafından “kavama” -K. 4.34- konusunda yapılan sunum bu bloğun okuyucularının tahmin edebilecekleri gibi –çoşkulu yorumlara yol açmış ve konuşmacının Al-Jabiri, Arkoun ve Fazlur Rahman yöntemlerinin takip edilmesi gereğini vurgulama girişimlerine rağmen dinleyicilerin bu bölüme ilişkin birçok yorumu dile getirmesine sebep olmuştur.

Şüphesiz yapılan sunumların ve tartışmaların çoğunda bir kelam gündemi mevcuttu ve bu durum özellikle sempozyumun son iki kapanış konuşmasında tam anlamıyla izlenmekteydi. Ortaya çıkan açıkça önemli zorluklardan biri metindeki çoklu anlamların doğurduğu yorumsal sorunların inananların metne duydukları büyük saygının ilim adamının yapıcı analizlerinin önüne geçmesine, dolayısı ile sonucun sadece bir inanç beyanı olarak kalmasına yol açmaksızın çözülebilmesi olmuştur.  Ve, dile getirilmiş olduğu gibi, inananlar arasındaki bir başka yaygın sorun da bir çalışmanın sonuçlarının fikirlerini çok fazla etkileyebileceği korkusunu yenerek metni ele alamamaktır (ve böylece sadece “her zaman” düşünülenlerin daha fazla üzerinde düşünülmeksizin kabullenilmesine yönelmektir).  Bu tarz düşünceler özellikle bizler gibi modern islami düşünce konusundaki eğilimlerle ilgilenenler için enteresandır;  bunlar aynı zamanda Kuran çalışmalarının Avro-Amerikan geleneği bağlamında ilim çevreleri ve Türkiye gibi bir ülkede bir dinleyici kitlesine hitap ederken konuşmacıdan beklenen motivasyonlar arasında varlığını sürdüren mesafeye de işaret etmektedir.

Buradaki farka-elbette- aşinayız: bu din konusunda yapılan çalışmalarda deneyimlenen gerginlikten farklı bir şey değildir; bunu ister yerli-yabancı ikilemi olarak alın ister dini çalışmaları kelam ile karşılaştırarak tanımlama sorunu olarak değerlendirin, sonuç değişmeyecektir. Fakat bu toplantı bana göstermiştir ki, farklı bakış açıları arasında etkileşim gereği- hem iletişimin sağlanması, hem de tartışmanın her iki tarafında da mevcut önyargıların törpülenmesi açısından- açıkça ortadadır. Bu sebeple, bu sempozyum büyük bir başarı olmuştur.

Kuran’ın yeniden düşünülmesi kavramları konusunda ikinci sempozyumun gelecek yıl düzenleneceği tahmin edilmektedir.

© Uluslararası Kuran Çalışmaları Derneği, 2013. Tüm hakları saklıdır.

 

Türkiye’nin Diğer Yüzü: Kuran’ı Yeniden Düşünmek

Hadeer Nagah

Yeni Türk arkadaşım Ayşe gözlerinde yaşlarla “ Gerçekten istedim üniversiteye gitmeyi; başörtüsüyle (Hicab) bunu yapamayacağımı söylediler. Okuman gerekmiyor dediler, şimdi okumak için yaşım çok geçti” dedi bana. “Ayşe istediklerini yapman için yaşın asla geçmiş olmayacak” dedim ona ilk cevap olarak.

Ankara, Türkiye’de düzenlenen Kuran’ı Yeniden Düşünmek konulu Birinci Uluslararası Sempozyumda konuşma onurunu elde etmiş olduğum için çok mutluyum. İlk başta, yeni bir şey konuşulmayacak yine, sadece her zamanki akademik ve sıkıcı uzun tartışmalar diye düşünmüştüm, yanılmışım.

Konferans birçok açıdan kendine özgü ve özeldi; öncelikle konuşmacı seçimindeki çeşitlilik ve özen, konuşmacı kompozisyonu yerküredeki birçok üniversitede İslami çalışmalar yapan Müslüman ve Müslüman olmayan birçok ilim adamını içermekteydi. Konuşmacılar arasında saygın ve ünlü ilim adamlarının yanı sıra gençlere de yer verilmişti.

İkinci olarak: konferansta ele alınan konular Kuran’ın yeniden okunması ve düşünülmesi odağına yerleştirilmişti ve asla eskimeyecek ve güncelliğini kaybetmeyecek olan bu metnin yorumlanması için yeni metodolojilerden yararlanılmasına da imkân verecek bir yaklaşımla ele alınmaktaydı konular.

Üçüncü olarak: katılımcılar alışılagelmiş akademisyenler ve öğrenciler değildi, buradaki dinleyicilerin çoğu, nazik arkadaşım Ayşe, tek bir oturumu dahi kaçırmayan Nusiba gibi, dillerini konuşamasa bile 3 günlük sempozyum boyunca oturumlara katılarak dünyanın her yerinden arkadaşlar edinen yedinci sınıf öğrencisi İsmail gibi akademik dünyanın dışındaki kişilerdi. Dinleyici kitlesi yapılan reformların ardından Türkiye’nin yeni yüzünü yansıtmaktaydı. Bu yeni görünüm, İslami inançlarını geri almak için fakat bunu yeni modern anlayış dahilinde gerçekleştirmek için ne kadar hevesli olduklarına işaret ediyordu. Arap ve İslam eğitimi açısından kaçırdıklarını yakalamak için duydukları büyük isteği sergiliyordu. Burada önemli bir nokta daha var, eminim ki daha önce hiç böylesine ilgili ve canlı bir dinleyici kitlesine hitap etmemiştim.

Dördüncü olarak: Oturumlar boyunca ve sonrasında konuşmacılara ve tüm diğer katılımcılara gösterilen sıcak ev sahipliği ve Türk misafirperverliği grup içerisinde tam bir kardeşlik duygusu yarattı ve yemekler esnasında bir araya gelinmesiyle, aksi halde asla aynı masa etrafında bir araya gelmeyecek kişilerin zengin bir görüş alışverişinde bulunmaları mümkün oldu.

İlim Dallarının Düşünce Temellerini Araştırma Enstitüsüne bu mümtaz akademisyenler topluluğunu ve ilim adamlarını bir araya getirdikleri ve böylece Türk halkına İslam’ın bir çok yüzünü ve bizlere Türkiye’nin yeni yüzünü göstermiş oldukları için şapkamı çıkarıyorum.

Enstitünün kurucusu Doçent Sayın Halil Rahman Acar’a fikirleri, cömertliği ve çabaları için saygılarımı sunuyorum.

Pazar, Mayıs 19, 2013 ,

 

Kur’an Nasıl Bir Dünya Görüşü Sunar?

Abdulaziz Tantik

“I. Uluslararası Kur’an’ı Yeniden Düşünme Sempozyumu” Ankara’da yapıldı. Sempozyuma yurt içinden ve yurt dışından alanında yetkin onlarca isim bildirileriyle katıldı..

“I. Uluslararası Kur’an’ı Yeniden Düşünme Sempozyumu” 3-4-5 Mayıs 2013 tarihlerinde Ankara Gür Kent Hotel’de gerçekleştirildi. Uzun bir zaman olmuştu ilmî bir toplantıyı bu kadar yakından takip edemeyişime… O yüzden davet edildiğimde tereddüt etmeden evet dedim. Bu davet için ağabeyim Halil Rahman Açar Hocaya teşekkürü bir borç bilirim.

Yirmi üç ülkeden elinin üzerinde bilim adamının sunum yaptığı ve ülkemizin değişik üniversitelerinden katılımlarla zenginleşen çok güzel bir ilmî çalışma oldu. Öncelikle şunu söylemeliyim; toplantı neredeyse nefes alınmadan takip edildi. Çünkü sunumla birlikte, sunum sonrası soru ve yorumlarla zenginleşen oturumlar dikkatleri son derece celb ediyordu. Özellikle Türk okurunun yakından tanıdığını düşündüğüm Ziauddin Serdar’ın yorum, soru ve eleştirileri katkı sağlayıcıydı. Tabii ki diğer yazar ve hocaların da ciddi katkıları oldu. Oturumun çok güzel geçmesi için “İlim Dallarının Düşünce Temellerini Araştırma Enstitüsü” öğrencileri büyük bir çaba ve özveri gösterdiler. Üç gün boyunca hizmet ettiler ve harika bir ev sahipliği yaptılar. Yani her yönü ile tam bir ziyafete dönüşen bir düşünce teatisi yaşandı. Zihinler çalışmaktan hiç yorulmadı.

Kimler katıldı sorusuna gelince, bazı önemli isimleri saymakla iktifa etmeliyim. Açılış konuşmasını Mehmet S. Aydın Hoca yaptı. Alparslan Açıkgenç, İbrahim Özdemir, Musa Yıldız, Bilal Sambur, Halil Rahman Açar, Said Şimşek ve başka onlarca hoca, sempozyumun yerli katılımcıları arasındaydı. Yabancılardan ise; Andrew Rippin, Mustansir Mir, Yasin Allie Muhammed, Mohd Shukri Hanapi, Bilal Orfali, Muhammed Zubair Walter H. Wagner, Konul Bunyadzade, Muhammed el-Gazali, Ghodratullah Ghorbani, Janan İzadi, Oliver Leaman, Alwani Gazali, Davut W.S Peachy gibi uluslararası isimler katkıda bulundu. Yukarıda isimleri yazılı olanlar hatırladıklarım ve notlarımda bulunanlar… Yoksa yazamadığım isimler de en az zikredilenler kadar önemli ve değerli katkılarda bulundular.

Sempozyumun üzerine bina edildiği konuları da burada kaydedelim: 1- Kur’an’ın Dünya Görüşü, 2-Kur’an’ın Araştırılması, 3- Kur’an’ın Anlaşılması, 4- Kur’an’ın Yorumlanması. Üç gün boyunca Batı’dan, Doğu’dan, Uzakdoğu’dan, Ortadoğu’dan insanlar bu meseleleri konuştu, tartıştı, yorumladı ve en önemlisi sorular sordu. Küçük bir katkı bağlamında Ziauddin Serdar’ın “Kur’an nedir, vahiy nedir?” sorusunu ısrarlı bir şekilde sorması ve üzerinde yeniden düşünülmesi gerektiğini vurgulaması, vahiy ile Kur’an arasındaki farka değinmesi önemliydi.

“Demokratik Sekülerlik” tespiti ciddi bir eleştiriyi ve anlama çabasını içermektedir Ara ara çok renkli tartışmalar yaşanmadı değil; özellikle Batılı akademisyenlerin sunumlarından sonra Müslüman kökenli akademisyen ve araştırmacılar hararetli bir tartışmaya taraf oluyorlardı. Bazen de Müslüman akademisyen ve araştırmacılar akım ve görüş farklılığından dolayı verimli ve hararetli tartışmalara girişiyorlardı. Bu, dinleyici açısından büyük bir nimet oluyordu. Böylece farklı bakış açılarını eleştirel olarak da gözlemleme imkânı hâsıl oluyordu. Fakat benim bu üç gün boyunca dikkatimi çeken şey, muhataplar arasındaki incelik oldu. Önce bunu akademik konumun getirdiği bir nüans olarak düşünmüştüm. Ama gün geçtikçe bu tarz yaklaşımın güzelliği daha da aşikar oluyordu. Önce muhatabını dinlemek, sonra onu takdir etmek ve sonra da eleştiri ve yorumunu yapmak… Bu durum stresi yok ederken, harareti ise söndürmüyordu. Benim aklımda iz bırakan bir durumdu bu… Üç gün boyunca tartışmalar adap dairesinin dışına hiç taşmadı. Bundan sonraki oturumlar için de iyi bir ölçü oluşturdu diyebilirim. Sempozyumun içeriği de sunumu kadar iyiydi. Özellikle ciddi tartışmaları beraberinde getirecek içerikler mevcuttu. Bu içeriklerin tartışılması ve bunlar üzerinden yeni bir eleştiri geleneğinin oluşumu önemli olmalı…

Açılış konuşması bu bağlamda çok önemliydi. Akademisyen, düşünür ve filozof boyutunun yanında siyasal kimliğe de sahip olan Mehmet S. Aydın Hoca’nın konuşması kayda değer tespitler içeriyordu. Tarihsel sürece değindiği konuşmasında Kur’an’ı yeniden yorumlamanın sürekliliğine, her sosyolojik gerçekliğin yeni bir yoruma kapı aralamasına ve Türk düşüncesi bağlamında Türk Müslümanlığına yaptığı vurgu ile birlikte “Demokratik Sekülerlik” kavramına yaptığı vurgu ilginç ve bir o kadar da tartışmaya açık bir alanı işaret ediyordu. Kavramın kendisinin Müslüman zihinde oluşturduğu negatif boyut bir başka nokta olmakla birlikte Türk ve Müslüman kavramlarının gelişim çizgisi bağlamında yeni yorumun modern çıkmazı aşan bir konuma yönelmesi önemliydi ve sempozyumun en temel vurgusu oldu.

“Demokratik sekülerlik” kavramı entelektüel ve akademik düzeyde pek tartışılmadı, en azından benim gözlemim bu… Ancak laiklik, sekülerlik vb. Batılı kavramlarla Müslümanlık arasındaki ilişki hep netameli ve eleştirel bir tutuma haviydi. Hâlbuki modernliğin geliştirdiği zihnî konumu hesaba kattığımızda Müslüman zihnin algısal dönüşümünü nasıl açıklayacaktık? Özellikle de olgu-değer ilişkisi üzerinden meselenin nasıl tanımlanacağı önemli değil mi? Bu konuda neler söylendi? Ve mesele tam olarak sorulaştırılabildi mi? Ki sorunun çözümüne yönelik ciddi adımlar atılabilirdi. Maalesef bu konuda ciddi bir eksiğimiz var. Eleştirel tutumumuzu daha çok ideolojik beğeni ile tamamladığımızdan konuyu nesnel bir zeminde tartışmaktan kaçınıyoruz. Bu yüzden Mehmet S. Aydın Hoca’nın bu tespiti ciddi bir eleştiriyi ve anlama çabasını içermektedir.

Demokrasi ve sekülerlik kavramlarını Batılı hinterlandından kurtardığımızda onu yeniden tanımlama ve içeriklendirme imtiyazı kazanacağımızı düşünüyorum. Bunu yapmadan bu kavramların bizi taşıyacağı yerin pek de bizim kabulleneceğimiz bir nokta olmayacağını düşünüyorum. Çünkü ikifarklı dünya görüşünün kavramlara aynı anlamı yüklemesi beklenemez. Bu yargı üzerinden Hoca’nın söylediklerini tartışmaya değer buluyorum.  Kur’an’ın oluşturduğu dünya görüşü ile Müslümanların dünya görüşü farklı

Sempozyumun dört  ana konudan oluştuğunu söylemiştik: Ama açılış bildirileri de çok önemliydi. İkinci açılış bildirisini Andrew Rippin (Victoria Üniversitesi Kanada) sundu. ‘Kur’an’ın Çağdaş Akademik Okunuşu Üzerine’ başlıklıydı bu bildiri… Konuşma, Kur’an’ı yorumlamanın farklı yöntemlerinin tarihçesi üzerine kurulu idi. Bunlar üzerinden özellikle sure bütünlüğünün önemine vurgu yaptı. Yani Kur’an’ı anlamak için sure bütünlüğünü dikkate aldığımızda, her surenin kendi bütünlüğü üzerinden Kur’an’ın bütünlüğüne yönelebiliriz. Farklı yöntemlerin birbirleri ile ilişkisi ve farklılığın sonuçları üzerinde de duruldu bu bildiride. İkinci konuşmacı Mustansir Mir (Youngstown Üniversitesi-ABD) ‘Kur’an’da Tutarlılık, Bağlam ve Süreklilik’ adlı sunumunu yaptı. Bunu ‘nazm’ dediği bir kavramsallaştırma üzerinden betimledi. Devamlılık (süreklilik), tutarlılık ve içerik kavramları üzerinden Kur’an’a bakmanın imkânını tartıştı ve özellikle de “bağlam” kavramının önemine vurgu yaptı. Bu iki sunumdan sonra hararetli bir tartışma yaşandı. Özellikle müsteşrik bakış açısına gönderme yapıldı, Arapça inmiş bir Kur’an’ın varlığı üzerinden Arap diline vurgu yapıldı. Müslüman olmak ile Kur’an’ın anlaşılması arasındaki bağa da değinildi.

“Kur’an’ın Dünya Görüşü” üzerine bir panelle sempozyum devam etti. Konuşmacılar Alparslan Açıkgenç, Yasin Allie Muhammed ve Mohd Shukri Hanapi idi. Her üç konuşmacı da “Kur’an’ın Dünya Görüşü”nü anlatırken son konuşmacı gelişim sürecine de değindi. Oturum başkanlığını da İbrahim Özdemir Hoca yaptı.

“Dünya Görüşü” kavramsallaştırması elbette ki Batılı bir dünya görüşüne bağlıdır. Ayrıca hitabî bir kitaba sahip kültürün dünya görüşünü oluşturması beklenmemelidir. Hayatın içinden hayatı düzenleyen ve ilahi müdahale ile gerçekleştirilmiş inşa ameliyesi ancak ilk üç yüz yıldan sonra ‘dünya görüşü’ kavramsallaştırmasına uygun bir düşünsel bütünlüğü oluşturmuştur. Yani dünya görüşü aynı zamanda bir felsefî yaklaşım biçimiyle de ilişkili… O yüzden önüne İslam veya Kur’an getirildiğinde dünya görüşünün ilahi bir mahiyet kazanacağını düşünmek yanlış olur. Ama zaten sempozyum okuma, anlama ve yorumlama üzerine kurulu olduğu için dünya görüşünün onu sunan kişiyle de ilişkili olduğunu söylemek mümkün… Bu, o dünya görüşünün ilahi boyutunun olmadığı anlamını da taşımaz ayrıca. Ama bu ikili tutumu sürekli göz önünde tutmalıyız. Çünkü her yorumlama kişisel bir bakışı sunduğu gibi kaynağının da ilahi olduğunu unutmadan değerlendirmeye tâbi tutmalıyız.

Alparslan Hoca meseleyi büyük bir vuzuhla açıkladı. Ama konuşmada en önemli bulduğum nokta; Kur’an’ın oluşturduğu dünya görüşü ile Müslümanların bu dünya görüşünden hareketle oluşturdukları dünya görüşü arasındaki farka çektiği dikkatti. Hayatın bütününü kuşatan bir bakış açısının varlığının dünya görüşünü zorunlu kıldığı ve bu bütünlük içinde okuma, anlama ve yorumlama faaliyetinin yapılması gerektiği tezi önemliydi. İkinci konuşmacının konusu ahlak üzerineydi. “Kur’an’ın Ahlak Görüşü”nün ortaya çıkarılması için ontolojik, epistemolojik, metafizik ve etik alanlarında çalışmalar yapılıp bu çerçeve içinde dünya görüşünün değer-eylem, kader-özgürlük ve niyet-amel ilişkisi hesaba katılmalı dendi. Üçüncü konuşmacı ise tasavvur kavramı üzerinden “Kur’an’ın Dünya Görüşü”nün gelişimini, ayetleri baz alarak yaptığı çalışmayla sundu. “Dünya görüşü üzerinden İslami bir kalkınma modeli geliştirilebilir” dedi.

Bunun için Allah-Yaratıcı-İnsan kavramlarının izini sürerken aynı zamanda insanın yaratıldığı gibi kaynakların da yaratıldığını dile getirdi. Bu çerçeve içinde tevhit, ubudiyet, yeryüzünün halifesi olan insan, doğal kaynaklar, dünya, ahiret gibi temel kavramların dünya görüşündeki yerine göndermeler yaptı. Burada özellikle kalkınma meselesini gündemleştirmesi, Batı dışında da bir kalkınma modelinin oluşturulabileceğine yaptığı vurgu önemliydi. Önemini ise tabi ki “Kur’an’ın Dünya Görüşü” üzerinden bunu temellendirmesinden alıyordu.

Oturum sonunda konu müzakereye açıldı. Özellikle dünya görüşünün ilahi bir kitap üzerinden temellendirilmesi totaliterliği ve otoriterliği tartışma alanına taşıdı. Dolayısı ile meselenin insanî boyutunun varlığına göndermeler yapıldı. Ayrıca Ziauddin Serdar’ın bu noktada vahiy ve Kur’an ayrımına yaptığı vurgu ve sorulaştırması önemliydi. Özellikle dünya görüşü ve kent arasındaki ilişkiye dikkat çekti. Dil ve kentin oluşum ilişkisi bağlamında eleştirel bir tutumu öne çıkardı. Dil-Bağlam ve Kur’an ile Hz. Muhammed (sav) arasındaki bağa gönderme yaparak görüşlerini aktardı. Spesifik olanla evrensel olanın nasıl belirleneceği, konunun modern çağa yorumunun nasıl yapılacağı gibi çeviri farklarının dünya görüşüne nasıl etki edeceğinin hesaplanıp hesaplanamayacağına ve en önemlisi öğrenme ile tevazu meselesinin önemine vurgu yaptı. Kur’an’ı yorumlarken metin merkezli bir yaklaşım doğru olur Sonraki oturumlar çeşitlendi ve aynı zaman diliminde farklı üç oturum gerçekleştirilince bazı oturumları doğal olarak kaçırdık. Ama izlediğim oturumların hepsinde büyük bir canlılık ve dinamik bir tartışma zemini olması dikkatimi çekti. Çok verimli geçiyordu. Eleştiri, soru ve yorumlar üzerinden konu hem açıklık kazanıyor ve hem de derinliğine kapı aralıyordu. Bu oturumlardan bir iki örnek üzerinden meseleyi toparlamam lazım…

İranlı bir konuşmacı, Leyl Suresi’nden “En güzel sözü tasdik eden ve verene kolay olan kolaylaştırılır, en güzel sözü yalanlayan ve cimrilik edene gelince zor olan ona kolaylaşacaktır” ayetleri üzerinden varlığın hakikate açıklığını konu olarak seçmişti. Batıdan Heidegger ve İranlı Sühreverdi üzerinden konuyu anlattı. Her iki düşünür de varoluşçu düşünürlerdir ve önemleri bir başka bilme imkânının varlığını düşünmeleridir. Bu çerçeve içinde varlık iyi işler yaptığı zaman kendisine bilme imkânı bahşediliyor. Kişi kötü eylemler yaptığı zaman ise bilmeye kapalı hale geliyor. Çünkü kötülük hakikate ve bilgiye kapalılığı doğuruyor, kötülük eylem olarak kişinin gerçeğe ulaşmasına perde oluşturuyor. Ama iyilik tam tersine kişiyi açık hale getiriyor. Çünkü iyilik kişinin bilgiye, hakikate ulaşmasını kolaylaştırıyor. Bu teze yönelik tarihsel anlatılarda da bulundu.

Oliver Leaman, Kitab-ı Mukaddes’te ve Kur’an’da peygamber portrelerini karşılaştırdı ve bunun üzerinden İslam, Yahudilik ve Hıristiyanlığın peygamber algısını anlattı. Tabii salonda önemli bir tartışmayı da hararetlendirdi ki sonuç itibarı ile bu dışarıdan birinin aktarımıydı. Ama konunun gündemleştirilmesi, yeniden mesele üzerinden imalı fikir etme bağlamında önemliydi bence… Yine bir başka Batılı aydın “sevgi hermenötiği” üzerinden anlamaya yönelik dikkat çekici tespitlerde bulundu. Bu; bir tek nokta öne alındığında, diğer bütün noktaların da nasıl buna göre belirlenir hale geldiğinin açık bir örneği oldu. Yine tasavvuf literatürü ve onun düşünce temelleri üzerinden bir yorumlama yapmanın imkânını tez olarak sunarken ciddi tartışmalar yaşandı. Ama bence sufi düşünceyi çok iyi tanımladı. Sempozyumun kapanış sunumunu Doçent Halil Rahman Açar yaptı. Kur’an’ı yorumlarken metin merkezli bir yaklaşımın doğru olacağını söyledi.

Okur merkezli okuma, metin merkezli okuma ve yazar merkezli okuma biçimleri içinden metin merkezli okumanın daha sağlıklı olacağını düşündüğünü belirtti. Ayrıca benim dikkatimi çeken şey; hoca, kavramları kullanırken hem olumsuzlayıcı boyutunu hem de olumlayıcı boyutunu dikkatimize sunarak yanlış anlamalara mahal bırakmak istemediğini hissettirdi. Bu da ayrıca nasıl bir mayınlı arazide meselelerin tartışıldığını bize gösteriyor. Çünkü kullanılan kavramların içerikleri başkaları veya farklı kültürler tarafından doldurulmuş; biz kullanırken ise yeni bir anlamını hesaba katarak kullanıyoruz ama muhatabımızın bizim kullandığımız kavramı anlayıp anlamadığını bilmeyince hem olumsuzlayıcı ve hem de olumlayıcı noktaları dikkatlere sunmaktan başka çare kalmıyor. Ayrıca Hoca’nın birikimini paylaşıma açması takdire şayan bir tutumdu. Ben kendim istifade ettiğimi düşünüyorum.

Ama zihnimdeki soruların tam olarak cevabını aldığımı söylemek de pek mümkün değil! Örneğin; metin merkezli okuma ile özellikle metnin maksadının yazarın maksadını tam olarak izah edebileceğini söylemek imkânsız gibi duruyor. Ve belki bir imkân olarak Kur’an’ın sürekli yeni bir yorumunun imkânı olabilir. Ama aynı zamanda da belirli bir sınırlamayı da ortadan kaldırdığı için anlamın buharlaşmasını da beraberinde taşıyabilir. Tabii ki burada bu habere konu ettiğim her nokta benim yorumumu taşımaktadır, bunu özellikle belirtmek isterim. Sonuç itibarı ile benim için bu sempozyum uzun bir aradan sonra yeniden Kur’an üzerine düşünme ve sorular oluşturma zemini oldu. Çok farklı tezler ve arayışlar zihin dünyamı zenginleştirdi. Daha geniş bir değerlendirmeyi de ancak konuşma metinleri kitaplaştığında yapabiliriz.

28.05.2013 www.dunyabizim.com

 

 

“İSLAM FELSEFESİ’NİN DIŞ ETKENLERİ”

Kentucky Üniversitesi, İslam ve Yahudî Araştırmaları Profesörü,  Prof. Dr. Oliver LEAMAN, İlim Dallarının Düşünce Temellerini Araştırma Enstitüsü’nde 08 Mayıs 2013 Çarşamba günü, saat 18.30’da özel konuk olarak,“İslam Felsefesi’nin Dış Etkenleri” konulu bir konferans verdi.

1

 

Prof. Dr. Oliver LEAMAN, sözlerine, konuşmasının hedefini belirleyici bir soruyla başladı. İslam Felsefi’nin gelişimi Yahudî ve Hıristiyan kültürü içinde nasıl gelişim gösterdi?

Müslümanlar, kendi öğretilerine sahip, farklı medeniyetlerle temasa geçtiler. Bu dönemde,

müslümanlar diğer medeniyetlerin bilgi birikimini bilmek istiyorlardı. Ellerinde bulunan Kur’an’la birlikte, mevcut bilgilerden yararlandılar. Bu tarz düşüncenin yanı sıra, katı tutumlu ve farklı görüşler de vardı.

Müslümanlar Kur’an’ı Kerim’i “Allah’ın kelamı” olarak kabul ediyordu. Yunan Felsefesi aklı önemli sayıyordu. Aralarında, diğer ilim dallarının Kur’an eşliğinde öğrenilip öğrenilemeyeceği tartışılıyordu.

DSCF0823_800x600

Prof. Dr. Oliver LEAMAN konuşmasında “zamanın doğası”, “nedensellik” “felsefe ve dinin çelişir gibi görünmesi” mes’eleleri üzerine açıklamalarda bulundu. Bu sebeple felsefeciler, felsefe ve İslam Düşüncesinin akılcı bir biçimde bir araya getirilmesi gerektiğini savunuyorlardı. Felsefe ve din uygunluk taşısın diye orta nokta bulma cehdinde bulundular.

Olan biten ile din arasında bir ilginin bulunduğunu söyleyen konuşmacı,”Kur’an’ın akılcı yaklaşıma uygun olduğunu”ifade etti.

Anlamanın genel yolu felsefedir. Akılcı bir açıklamayla karşılaşamıyorsak, buna yaklaşamamışızdır. Filozoflar “akıl”ve”akılcılık” ile ilgili ifadeyi tekrarlarlar. Kur’an “düşün/ünüz = tefekkür edin/iz”, “anla/yınız”der.Yine filozoflar Allah’ın farklı kişilere,,farklı biçimlerde hitap ettiğini savunurlar. Kur’an’ın dilinin her seviyede, eşit anlaşılırlıkta olduğunu ancak herkesin akılcı hitap edilmeyi istemeyebileceğini belirtirler.

Kur’an’ın dili anlaşılır ve akıcıdır. Hepimiz farklıyız, yaklaşımlar farklıdır. İslam düşünürleri de din ile felsefeyi uzlaştırmaya çalıştılar. Bu onların çok şey biliyor olduğu anlamında değil, ancak gerçeği biliyorlar. Böyle bir düşünme biçimi İslam Kelamı’na gayet uygundur.

Kur’an’ı Kerim’de bildirilenlere göre Yahudi ve Hıristiyanlar gerçeğin bir bölümüne ulaşmışlardır. Felsefeciler ise akıl yoluyla ulaşmışlardır. İslam düşünürleri bir şey İslami değilse kullanılmaz görüşünü kabul etmezler.

İslam’ın ilk yıllarında müslümanların kendilerine güveni yüksekti. Diğer medeniyetlerin (Yunan, Hind) düşüncelerini kullandılar. İlk devirlerde çeşitli ilim dalları gelişti, ilim adamları değişik tartışmalar yaptılar. Bunun sonucunda bilim, felsefe ve kültür merkezleri oluştu.

O sıralarda İspanya’da ellibin (50.000) kitabı bulunan kütüphaneler vardı. Fransa’da, Fransız Kralı’nın elli (sadece 50) kitabı vardı. Fakat onları okuyamıyordu. Çünkü okumayı bilmiyordu. Bununla birlikte müslümanlar bilgiye açık, onu kullanmaya hazırdı.

Zamanla Batı’da tıp, matematik, astronomi gibi ilimlere ihtiyaç duyuldukça İslam Dünyasına başvuruyorlardı. Bu bilgileri İslam düşünürlerinden tercüme ettiler. Bunun sonucunda Rönesans gerçekleşti.

DSCF0847_800x600

Bin yıl önceki konuma çıkmak için entelektüel çevreyle ilişkiler gerekmektedir. İslamın ilk zamanında ilim adamları çalıştılar. Şimdi ise İslam Dünyasında pek olumlu gelişme yer almıyor. Büyük oranda güven eksikliği gözlemleniyor.

Felsefe olarak, İslam Felsefesi önem kazanmalı. Geçmişe bakarak gelecekte nerede olacağımızı anlamaya çalışmalıyız. Dinlerin yaklaşımı böyledir. Dinler geçmişten bahseder. “Geçmişten ders çıkar”,  “davranışını düzelt” der.

DSCF0831_800x600

LEAMAN, kendisine sorulan sorulara cevap kısmında, aşağıdaki kanaatleri açıkladı.

1--Bir şey gerçek olabilir. Bu gerçeğe ulaşmanın birden çok yolu da olabilir.

2--Bir şey hem felsefi hem de dini açıdan doğru olabilir. Felsefi olanı dini unsura; dini olanı da felsfi unsura çevirebilmek gerektiğini vurguladı.

3--Dini davranışı benimsemenin çok çeşitli yolları olabilir:

a—İçe dönük olabilir, bu durumda saldıracakları için savunmaya yönelik davranılır.

b—İyimser olabilir. Kendine güveni büyüktür. Böylesi durumda da, diğer fikirler sizi rahatsız etmeyecektir.

4—İslam’ın Felsefesi ile İslam Felsefesi’nin ayrı anlamlara sahip olduğunu açıklayan Oliver LEAMAN, İslam Felsefesi’nin değişik unsurlar tarafından üretilmiş düşünceleri kapsadığını belirtti. Müslümanların düşüncelerine Arap, Türk, İran, Yahudi pek çok unsurun katkısının bulunduğundan bahsetti.

5-- İslam Felsefesi’nin Dışsal Etkileri arasında Hind, İran, Grek Felsefesinin bulunduğunu açıkladı. Bu fikir akımlarının önemli olduğunu vurguladı

Konferansın sonunda, Prof. Dr. Oliver LEAMAN’a, Enstitü Başkanı Fevzi ÜSTÜNDAĞ tarafından, günün anısına bir plaket takdim edildi.


       SÜLEYMAN ARSLANTAŞ ile ANKARA’DA KIRK BEŞ YIL ÜZERİNE

    23 Mart 2013 Cumartesi günü Enstitü Zemahşeri Müzakere Meclisinde A. Burak Bircan, Nurettin Yücel, Arif Kaya ve Nedim Mescioğlu tarafından yazar Süleyman Arslantaş’a yöneltilen sorular doğrultusunda ortaya çıkan “Ankara’da Kırk Beş Yıl” adlı eser yazar Süleyman Arslantaş’ın kendi katılımıyla birlikte değerlendirildi.

23.03.2013_1

     Toplantı Sayın Arslantaş hakkında verilen ön bazi bilgiler ve eserin yayımlanma serüvenini açıklığa kavuşturan açıklamalarla başladı ve kitapta yer alan konular çerçevesinde katılımcıların yönelttiği sorular ve Arslantaş’ın cevaplamalarıyla devam etti.

Bu sıcak söyleşide son elli yılda Türkiye’de İslami faaliyet yürüten kişi, grup ve cemaatlerin yaklaşımları, İran devriminin dünü ve bu günü,     İsrail ve Türkiye’nin Ortadoğu’daki rolü üzerine değerlendirmelerde bulundu. İktibas dergisi ve kurucusu Sayın Ercüment Özkan ile tanışmasını ve ilişkilerine açıklık getirdi.

    Kuran’a dayalı bütüncül bir İslam anlayışına sahip olunmasının önemi ve gereğine vurgu yapan Arslantaş, bütüncül İslam anlayışının ibadet, siyaset, ahlak, hukuk, ekonomi alanlarının birlikteliğini ve bütünlüğünü ihtiva ettiğini, düşünmenin ise Müslümanlar için en önemli bir farz olduğunu vurguladı.

     Konuşmasının sonunda günün anısına ve yaptığı hizmetlerinden dolayı kendisine Enstitü adına bir plaket takdim edildi.

23.03.2013_2

 

“TÜKETİM KÜLTÜRÜ VE TOPLUMSAL DEĞİŞME”

   22 Aralık 2012 Cumartesi saat 14:00’te Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mustafa ORÇAN, İlim Dallarının Düşünce Temellerini Araştırma Enstitüsü’nde “Tüketim Kültürü ve Toplumsal Değişme” üzerine bir konferans verdi.

   Konuşmacı,   Osmanlıdan günümüze tüketim kültürü, tüketim biçimleri, üretim tarzını da dikkate alarak mukayeseli bir değerlendirmeyi içeren açıklamalarda bulundu. Tüketim şekilleriyle, üretim şekilleri arasındaki var olan ilginin toplumsal değişmeleri nasıl etkilediği üzerine açıklamalar yaptı.

22_Aralik2012_1

   Osmanlıda tüketim kültürünün nasıl olduğu ve hangi unsurların öne çıktığı örneklemelerle anlatıldı. Üretim, tüketim ilgisinin toplumsal değişmelerdeki etkilerini ortaya koyan örnekler verildi.

  Konferansçı, değişimlerin büyük ölçüde siyasi tartışmalar ekseninde meydana geldiğini, Tanzimattan sonra ideolojilere dayalı tartışmaların etkili olduğunu ve bu tür siyasi kanaat, bakış açılarıyla yapılan tartışmaların bütünü görmeyi engellediği  vurgusu yapıldı.

   Cumhuriyet döneminde görülen değişmelerin siyasi seçkinler eliyle “kimlikte ve değerlerde gerçekleştirildiği‘’ tesbitini yaptı. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde Batılı tarz tüketim biçimlerinin, “resmi anlayış tarafından belirlenen değiştirme hareketleri olduğu’’ ifade edildi.

  Orçan, sanayi devriminden soraki dönemlerde -İngiltere, A.B.D. ve Japonya gibi ülkelerde üretime dayalı değişmeler yaşanırken- Türkiye’de  üretimle ilgili devrimin gerçekleşmediğini sözlerine  ilave etti.

  Katılımcılar tarafından sorulan sorulara verilen cevaplarla konferans sona erdi. Konferansın sonunda, faaliyetin  anısına Doç Dr. MUSTAFA ORÇAN’a  bir plaket takdim edildi.

22_Aralik2012_2

 

‘’MUHAMMED İKBAL’IN DÜŞÜNCE SİSTEMİ’’

     15 Aralık 2012 Cumartesi, saat 14:00’te Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç Dr. Bilal SAMBUR, İlim Dallarının Düşünce Temellerini      Araştırma Enstitüsü’nde Pakistanlı şair ve fikir adamı Muhammed İkbal’ın Düşünce sistemi üzerine bir konferans verdi.

15.12.12_1

Konuşmacı Konferansında, İkbal’ın  kısa hayat hikayesi ve geçmişine değindikten sonra onun düşüncesinin gelişimindeki Avrupa’daki eğitimine dair bilgiler aktardı.

İkbal ’ın Düşüncelerini çoğunlukla şiirle ifade ettiğini hatırlatarak düşüncelerinin yoğunlaştığı üç temel kavram üzerinde sırasıyla açıklamalar yaptı. İkbal’ın ALLAH, EVREN ve İNSAN  konularındaki düşünceleri sırasıyla irdelendi.

    Bu bağlamda yapılan açıklamalarda İkbal’ın önemsediği ve vurgu yaptığı konular aşağıdaki şekilde ele alındı:

    a) İslam’da Dini Düşüncenin Yeniden Teşekkülü,

   b) İctihad Meselesi,

  c) Müslüman toplumlardaki çöküşün ana sebepleri ve çözümüne ilişkin fikirlerine göndermeler yapıldı.

  Toplantı, dinleyicilerden gelen İkbal’ın; düşüncelerinde görülen çelişkiler ile ‘’Kur’an’ın bazı terimlerini kullanmadaki tutumu’’ ve süreç felsefesi bağlamı üzerine eleştirel sorular ve açıklamalarla faaliyet sona erdi.

   Etkinliğinin anısısna Doç Dr. Bilal SAMBUR’a bir plaket takdim edildi.

15.12.12_2


ŞİDDETİN TÖRESİ TÖRENİN ŞİDDETİ

  10 Ekim 2012 Cumartesi günü Enstitümüzün konuğu Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mazhar Bağlı, “Şiddetin Töresi, Törenin Şiddeti” adlı sunumunda 2007 yılında TÜBİTAK’ın desteği ile hazırlamış oldukları töre ve namus cinayetleri konusundaki araştırma sonuçlarını dinleyicilerle paylaştı.

ToreninSddet1

   Bu çalışma 42 ilde 45 ceza evinde, töre ve namus cinayetleri nedeni ile cezaevinde kalmakta olan 300’ü aşkın mahkûmla bire bir görüşmesi neticesinde ortaya çıkmıştır. Bu anketlerde; töre ve namus cinayetleri işleyen suçlu ve zanlıların sahip oldukları toplumsal değer yapıları, aile ilişkileri ve kişilik özellikleri ile bunların sosyo-ekonomik durumlarını anlamaya yönelik üç farklı anket yapıldığını belirten Bağlı, bu konu üzerinde çalışma yapanların derinlemesine konuyu anlamaya yönelik gerçek çalışmalar yapmadıklarını belirtti.  Ayrıca Türkiye’de bu alanda araştırma yapanların bu konuya belli bazı ön yargılarla yaklaştıklarını ve konuyu yüzeysel ve ideolojik bir şekilde değerlendirdiklerine değindi.

   Bağlı’ya göre töre ve namus cinayetlerini sadece bir etnik gruba, dini inanca, mezhebe ve ideolojiye indirgeyerek bakmak ve anlamaya çalışmak yanlıştır. Çünkü özellikle belli bir bölgeye atfedilen namus ve töre cinayetlerinin istatistiksel dağılımı Türkiye ortalamasından fazla değildir dedi.            Ayrıca töre ve namus cinayetlerinin, tutku ve kıskançlık cinayetlerinden ayrı bir şekilde ele alnması gerektiğini vurguladı. Bağlı’ya göre aslında bu konunun birbirine bağlı üç sac ayağı vardır: birincisi hukukla ilgili problemler, ikincisi kadına karşı ayrımcı bakış açısı ve üçüncüsü toplumsal değerlerdir. Dolayısıyla bu konuyu hem hukuki, hem sosyolojik, hem psikolojik ve hem de antropolojik açılardan değerlendirmek gerektiği vurgusunu yaptı.

   Bağlı çözüm olarak şu noktalara dikkat çekti: Konuya klişeleşmiş yaklaşımlarla, medyatik bir şekilde ele alınmamalı ve bu tip olayların aslında birçok boyutu olan bir problem olduğunu anlamamız gerektiğine işaret etti. İlave olarak toplumsal kökenleri olan bu sorunun hukuksal düzenlemelerle bitirilemeyeceği gerçeğini görmemiz gerektiğini hatırlattı. Toplantı yöneltilen sorular ve onlara verilen cevaplarla son buldu.

 

        “BİLGİKURAMINDA FİZİKTEN METAFİZİĞE”

     Prof. Dr. Afşar 12/05/2012 Cumartesi günü, saat 14:00’te İlim Dallarının Düşünce Temellerini Araştırma Enstitüsü’nde “Bilgikuramında Fizikten Metafiziğe” isimli bir konferans verdi.

      Konuşmacı, düşünce tarihi içinde bilgi ve bilgikuramındaki yönelimleri, temel düşünceleriyle irdeleyerek sürece açıklık getirdi.

     TİMUÇİN konuşmasında “Her filozof felsefesini geliştirirken onu sağlam bir temele dayandırmaya çalışır, bunun için belirleyici ölçütler koyar ve böylece görüşlerini dizgesel bir bütünde açıklamak ister. Bu da felsefi bilgiyi bir bilgikuramında anlaşılır kılmak demektir. Her felsefe geliştirdiği bilgi kuramıyla seçilir ve anlaşılır. Felsefenin temeline konulan kurgusal bilgiler uygulamada tutarlı olmanın yolunu açar…” yaklaşımına açıklık getirdi.

    Prof. TİMUÇİN, Batı “Düşünce tarihi içinde, biri Platon’a öbürü Aristoteles’e dayandırılan, özellikle bilgi açısından iki görüşün oluştuğunu, bunların temelde, ‘değişmez olan yani kalıcı’ ve ‘değişken yani geçici olan’ biçiminde yer aldığını ifade etti.

12.05.2012

   Konuşmanın sonuna doğru, “Metafiziği olmak da olmamak da tehlikelidir.” Her felsefenin ayakları yere değen bir metafiziği olmalıdır. Görünmez bir değişmezi, görünür bir değişkenle dengeleyip çıkmak bugün hiçbirimize bir şey kazandırmaz. Bir bilgi kuramı geliştireceksek, gözlerimizi bizi aşan bir alana değil de oluşumlarını gözlemleyebildiğimiz bir alana çevirmemiz gerekir. Bu alan da bilginin yuvası, bilgi sorunlarının ortamı, değişimin gerçek anlamda gerçekleştiği yer olan bilincimizdir. Tutarlı ve özenli bir bilinç gözlemlenmesi bilgi sorunlarını çözmemizde, sağlam bir bilgi kuramı geliştirmemizde bize büyük katkılar sağlayacaktır…” değerlendirmeleriyle konuyu tamamlanmaya çalışıldı. Konuya ilişkin soru ve cevapların ardından etkinlik sona erdi.

   Prof. Dr. Afşar TİMUÇİN’e, İlim Dallarının Düşünce Temellerini Araştırma Enstitüsü adına Veysel Üstündağ tarafından etkinlik anısına bir plaket takdim edildi.

     KİTAP DEĞERLENDİRMESİ

     “Felsefeye Giriş

    13/05/2012 Pazar günü, saat 14:00’te İlim Dallarının Düşünce Temellerini Araştırma Enstitüsü’nde “İbn Rüşd Okuma Grubu”, kitap okuma etkinliği kapsamında Prof. Dr. Afşar TİMUÇİN’in katılımıyla “Felsefeye Giriş” isimli eseri müzakere edildi.

   Bir kitap yazılma fikrinin nasıl doğduğu ve “kitabın ortaya çıkış serüveni” ile başlayan etkinlik, Prof. Dr. Afşar TİMUÇİN ve katılımcı-okuyucu grubunun karşılıklı soru ve cevaplarıyla devam etti.

13.05.2012

    Kitabın yazılma hedefinde, “Felsefe Nasıl Verilir?” düşüncesiyle hareket edildiği yazarı tarafından ifade edildi. Eserin içeriğinin konu, bilgi ve temel kavramlar açısından klasik felsefeye giriş kitaplarından farklılığı ve özgünlüğü belirtildi. Daha sonra, yazarının “Batı düşüncesine vukûfiyetinin” vurgulandı. Eserin anlatımındaki “uslûbun açık, anlaşılır ve sürükleyici oluşunun” okuyucular tarafından takdirle karşılandığı ifade edildi.

    Felsefeye yönelenler için hazırlanmış bir temel bilgiler kitabı olarak görülen  “Felsefeye Giriş”  isimli eser, konusu ilgi alanına giren okuyucu topluluğunca irdelendi. Etkinlik, karşılıklı eleştirel hasbihalle sona erdi.

______________________

     ÖMER NACİ SOYKAN ve “ARAYIŞLAR-1,-2

     Nisan 2012 Pazar günü, saat 14.00’de İlim Dallarının Düşünce Temellerini Araştırma Enstitüsü’nde, İbn Rüşd Okuma Grubu, “Kitap Okuma Etkinliği” kapsamında Mimar Sinan Üniversitesi Felsefe Bölümü başkanı Prof. Dr. Ömer Naci Soykan’ın “Arayışlar Felsefe Konuşmaları 1Arayışlar Felsefe Konuşmaları 2” isimli eserleri, yazarının katılımıyla müzakere edildi.

OmerNaci_1

    Konuşmasına “Dil ve Türk Dili Üstüne Felsefi Bir Konuşma” başlıklı bir sunumla başlayan Prof. Dr. Ömer Naci SOYKAN, söyleyeceklerinin daha iyi anlaşılacağı amacıyla  “felsefi tutumuna” açıklık getiren bilgiler verdi. İletişim açısından bütün olanaklı dilleri üç öbekte inceleyeceğini belirten SOYKAN bunları;

       1. İnsan Dili,

       2. Hayvansal Dil,

       3. Mekanik Dil olarak sıraladı.

   Prof. SOYKAN, konuşmasında savlarını destekleyici açıklamalardan sonra;“… Eğer biz özgün bir felsefe yapacak olursak, bunu, kendi varoluşumuzu hem taşıyan hem de büyük ölçüde var eden kendi anadilimizde yapmalıyız. Bu, yalnızca felsefe için değil, her tür tinsel yaratı için de geçerli olduğunu…” ifade etti.

    Sözlerine “… Felsefenin kullandığı kavramların uzak yakın algısal olanla veya algılanabilir olanla bağının kurulabilmesi gerekir. Böyle bir bağ kurulamadığında kavramın içi boş kalır. İçi boş kavramlarla da felsefe yapılamaz; ancak boş spekülasyonlar yapılabilir. Felsefenin tarihinde bunun örnekleri çoktur. Kavramın algılanabilir olanla bağının kurulabilmesi için onun bir şeyi göstermesi, eş deyişle, bir gönderimi olması gerekir…” değerlendirmelerinde bulundu.

OmerNaci_2_Plaket

    Katılımcıların ilgiyle takip ettiği faaliyet, yapılan sunum ve eserlerin tezleri üzerine yöneltilen soru ve cevapların ardından, Prof. Dr. Ömer Naci Soykan’a günün anısına verilen plaketle toplantı sona erdi.

 

______________________________

        MEHDĪ VE MEHDĪLİK

   Buhran ve bunalım dönemleri arayışının itikadileşmesinin Müslüman toplum üzerindeki yansıması olarak mütalaa edilen “Mehdī ve Mehdīlik” konusu üzerine Araştırmacı Mehmet Durmuş tarafından, 14.04.2012 Cumartesi günü saat 14:00’te İlim Dallarının Düşünce Temellerini Araştırma Enstitüsü’nde bir konferans verildi.

14_Nisan_2012_Konferans2

     Konuşmasının başlangıcında mehdī meselesinin menşei, nasıl anlaşıldığı ile bu tür fikirlerin Müslüman toplumlarda görülmesinin kültürel dış ve iç sebeplerinin tesirine ilişkin açıklamalara yer verdikten sonra, Müslümanlarda Mehdī ve Mehdīlik anlayış ve arayışlarının benzerlerinin Yahudilik, Hıristiyanlık ve eski İran akidelerinde görüldüğü, Müslümanların sahip oldukları anlayışların bu menşeinin gayri İslāmī etkilere dayanabileceği dile getirildi.

Mehdīlik anlayışı ve akidelerinin kapsamı ve tesirinin zamanla çok karmaşık bir hale dönüştüğünü belirten Durmuş, mehdi anlayışı ile birlikte nakledilen haberlerde yer alan aşağıdaki bazı konuların da sağlıklı bir değerlendirmeye tabi tutulması gerektiğine işaret etti:

     - Dünyanın geleceği hakkında kehanetler,

     - Hz. İsa’nın dönüşü,

     - Deccal ve zuhuru mes’elesi,

     - Bir kurtarıcı veya Mesih bekleyişi,

     - Mesih inançları.

   Bu konularda zaman zaman istismarlar yapıldığını, bazı şahısların bu konudaki sağlıksız nakilleri kendilerine dayanak kılarak bu rolü oynamaya çalıştıklarına örnekler vererek açıklamaya çalıştı. Oysa bazı Müslüman alimler tarafından, örneğin İbn Haldun gibi, bu rivayetlerin asılsızlığını gösteren çalışmalar ve tenkitler yapılmıştır

    Araştırmacı Sayın Durmuş konuşmasının son bölümünde bu konudaki nakillerin ortaya çıkışlarının; siyasi durumlar ve hoşnutsuzluk zamanlarında, belli bazı şahıslar ve dönemlerle ilgili olarak, tarihi hadiselerin haberleştirilmesi, bu haberlerin şümul ve tesirini gösteren örnekler sunarak tenkidini yaptı.

    Konferans, konuşmacıya yöneltilen soru ve cevap kısmıyla sona erdi. Faaliyetin sonunda, günün anısına, konuşmacıya bir plaket takdim edildi.

________________________

       ÖLÜM KAYGISI VE ÖLÜM EĞİTİMİ

    İlim Dallarının Düşünce Temellerini Araştırma Enstitüsü’nde 25.02.2012 Cumartesi günü saat 14.00’te Yüzüncü Yıl Üniversitesi Öğretim ÜyesiYrd.Doç. Dr. Fuat TANHAN felsefi çerçevede “Ölüm Kaygısı ve Ölüm Eğitimi” konusunda bir konferans verdi.

25.02.2012_Konferans1

   Konferansında “Ölüm kaygısı nedir?” ve “Ölüm eğitimi nedir?” sorularına verilen cevapları çözümledi. Konuşmacı, ölüm ve hayat ikilisiiçerisinde, ölüm karşısında duyulan kaygı, boyutları ve yaşanılan korkuların kaynağı üzerine bilgi verdikten sonra, her canlı için kaçınılmaz bir hakikat ve akıbet olan ölüm hadisesine nasıl hazırlanılacağına ilişkin yaklaşımlarını izah etti.

   Yrd. Doç. Dr. Fuat TANHAN değişik yaş seviyelerinde ve hayatı anlamlandırma biçimlerine göre kaygının boyutlarının farklılaştığını belirtirken,”dinin hayatı anlamlandırma ve bakış açısı vermedeki önemini” vurguladı. Ölüm eğitimi üzerine çalışmaları ve eserleri bulunan konuşmacı, ayrıca, ölümün kabullenilmesi ve ölen kimseye nasıl yardımcı olunacağı konularında bazı açıklamalarda bulundu.

     Ölümün Bir Hedefi Var Mı?

  “Ölüm kaçınılmaz bir âkıbettir. Hayata anlam katar. Bu hakikati kavrayarak kabullenmek gerekmektedir. İnsan fiziğinde değişikliklere yol açsa da, ölüm fikri kurtarıcıdır. Hayatın boşa gitmediğini bilmek gerekiyor,” biçiminde yapılan değerlendirmelerle konuşma sona erdi.

    Yrd. Doç. Dr. Fuat TANHAN’a faaliyet anısına bir plaket takdim edildi.     

________________________

     Kitap Değerlendirmesi "Protezli Tanrı"

  19 Şubat 2012 Pazar günü Enstitümüzün kitap değerlendirme etkinliğinin konuğu Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Cengiz Güleç’ti. Yazarın Freud’un kendi metaforundan kalkarak çalışmasına isim verdiği Protezli Tanrı (Freud'un İnsan ve Uygarlık Kuramının Eleştirel Değerlendirmesi) adlı provokatif ve ironi içeren kitabı kendisiyle birlikte müzakere edildi.

ProtezliTanri1

   Prof.Dr. Cengiz Güleç önce eserinin ortaya çıkış serüvenini anlattı. .Aslında kitap çalışmasının Freud’un psikanaliz yöntemini Freud’un kendisine uygulamak olduğunu vurguladı. Kitabın ilk bölümünde Freud’un hayatı, yakın çevresi, eğitimi ve ünlü psikanaliz kuramının temel özelliklerini ele aldığını,  kitabın asıl özgün yönünü yansıtan diğer bölümlerinde ise Freud’un bilinmeyen toplumsal çözümlemelerine ayırdığını belirtti. Güleç, Frued’un bireysel gerçekliği toplumsal olanın önüne koymasına rağmen toplum filozofu yönünün ihmal edildiğini, aslında toplumsalın da bir anlamda psikanalitik bir değerlendirmesini yaptığını vurguladı.

  Freud’un insan kuramının eleştirisi bağlamında din karşıtı ateist tutumunun merkezinde Hıristiyanlığın yer aldığı dinsel yapılar olduğu, dine karşı olumsuz tutumunun daha sonra kendisi tarafından adil bir yaklaşım olmadığını itiraf ettiğine dikkat çekti. Ayrıca Freud’un Avrupa merkezli uygarlık kavrayışının taşıyıcı öznesi olan “homo sexsualist” insan tanımının ne ölçüde evrensellik özelliği gösterebileceğinin sorgulanabileceği ve Freud! un iddia ettiği gibi dini kolektif bir nevroz olarak görmenin fazlasıyla toptancı ve bilimdışı bir kişisel yargı olduğu düşüncesinde olduğunu ifade etti.

  Ortaya konan eser; yeni baskılarında tutarlılığı sağlaması bakımından yeniden kavramsallaştırmaları, nüansları, din ve uygarlık konularında klasik batı paradigmalarının dışında aydınlatmaları ve zenginleştirmeyi beklemektedir.

ProtezliTanri2

  Dinleyicilerle karşılıklı müzakere içinde geçen kitap değerlendirmesini; kitabı için yapılmış ilk değerlendirme olduğunu belirten Güleç, yazar ve okuyucuyu buluşturan bu tür ilmi ve kültürel faaliyetlerin düşünce hayatımızı zenginleştireceğine işaret etti.

_________________________

      ANAYASA VE İDEOLOJİ

     Yıldırım Beyazıt Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Şükrü Karatepe, 11 Şubat 2012 Cumartesi saat 14.00’te “Anayasa ve İdeoloji”  başlığını taşıyan ve anayasaların hazırlanışı, dayandığı esasları irdelemeye yönelik bir konferans Enstitüde sundu.

11.02.2012_Konferans_kr_Karatepe1

   Konuşmasına Anayasa, Anayasalar ve Anayasa Hukuku üzerine çok sayıda tartışmaların var olageldiğini hatırlatarak başlayan Prof. Dr. Karatepe, Anayasa fikrinin değişik zamanlarda değişik algılandığını ve gelişmeler gösterdiğini, bu bakımdan konuya mana itibariyle ve tarihi süreci dikkate alarak eleştirel ve düşünsel çözümlemeleriyle örnekler vererek açıklık getirdi.

    Bu bağlamda, esas itibariyle bazı ülkelerin anayasasının bulunmadığını, bununla birlikte İngiltere’nin sömürge altında tuttuğu yaklaşık 52 ülkeden ayrılırken onlara anayasa yaparak çıkmasının düşündürücü olduğunu hatırlattı.

    Karatepe, Anayasanın bir hukuk işi değil, siyasi irade işi olduğu fikrine özellikle vurgu yaparak, demokrasilerde bu işe karar veren organın genelde meclis olduğu, karar verildikten sonra tekniğine uygun yazımının hukukçuların işi olduğunu ifade etti.

      Anayasa Neleri Düzenler?

  Anayasal metinlere; devleti düzenleyen, hükûmet olacak iktidarı sınırlandıracak bir özellikte, hak ve özgürlükleri güvenceye alacak metinler olarak bakılması gerektiğine dikkat çekerek, devletin örgütlü gücünün karşısında vatandaşın korunmasının önem arz ettiğine dikkat çekti.

Prof. Karatepe konuşmasının ilerleyen bölümlerinde “devlet aygıtının oluşturduğu güç kontrol edilmezse özgür olamazsınız. Anayasa insana uygulanmaz; devlete, devletin görev alanına uygulanır. Devlet vatandaşı tanımlamaz, vatandaş devleti tanımlar” görüşlerine yer verdi.

     İdeoloji: Anayasa Hangi Esasa Dayanacak?

    Anayasanın hangi esasa dayanıyorsa, esasındaki temel değer yargılarıyla birlikte ideolojik bir yön kazanıyor olduğunu belirten konferansında “insanların fikri (idea) olur, anayasa da ideoloji olmaz” kanaatini ortaya koydu.

    Sonuç olarak gerçekleştirilecek köklü bir anayasa değişikliğinin, vesayetleri toplumun üzerinden kaldırma bakımından faydalı olacağı vurgulandı.

    Soru - cevap bölümünden sonra, Enstitü, öğretim üyesi Prof. Dr. Şükrü Karatepe’ye günün anısına bir plaket takdim ederek konferans sona erdi.

11.02.2012_Konferans_kr_Karatepe2

 

______________________     

 

      AİLE İÇİ İLETİŞİM

    Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Türk dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ertuğrul Yaman 04 Şubat Cumartesi 2012 saat 14.00 ‘te Enstitüde “Aile İçi İletişim” üzerine bir konferans verdi. Konuşmasına iletişim konusunun tarihine kısa bir, gönderme yaparak toplumda bir iletişim sorunu bulunup/bulunmadığı sorgulamasıyla başladı.04_ubat_2012_Konferans1

  Konferansçı kişisel gelişim olarak ifade edilen (NLP) programlarının yeni olduğunu belirterek; yaygınlaşmasının ‘bir moda mı, bir ihtiyaç mı?’ olduğuna açıklık getiren değerlendirmelerde bulundu.

  Bireysel ve bencil yaklaşımları ile sadece kendini kurtarmayı amaçlayan anlayışları kabul etmediğini, kişilik gelişimi için insanlara rehberlik edecek bilgiler verilmesinin ise gerekli ve şart olduğunu açıkladıktan sonra, bu alandaki popüler programların artış gösterme sebeplerini, toplumsal değişmelere bağlayan Prof. Yaman, ithal düşüncelerin, iç ve dış göçlerin bu etkenlerden bir kısmı olduğunu belirtti.

  Günümüzde aile yapılarındaki değişiklikler üzerine görüşlerini açıklarken, aile içi huzuru sağlamada, ahiret sorumluluğu bilinciyle hareket edilmesi gerektiğini vurgulayan konferansçı, merhamet ve sevgiye dayanan davranışların karşılıklı güveni artıracağını sözlerine ekledi.

  Aileyi öncelikli bir yetişme ve öğrenme yeri olarak görmek gerektiğini belirten konuşmacı, çocukları yetiştirirken kendilerine ev idaresi bilgisi, çocuk yetiştirme, ev geçimi, evin kullanımı, temizlik bilgilerinin kazandırılmasının önemine dikkat çekti.

   Sonuç kısmında insanın değerli olduğu ve değerlerimizin kazandırılmasının önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Ertuğrul Yaman, bütün bunları yaparken “sabır, bilgi ve şefkatle” hareket edilmesinin uygun olacağını söyledi.

    Prof. Dr. Ertuğrul Yaman’a, yapılan faaliyetin anısına bir plaket takdim edildi.

 

__________________________    


    KUR'AN'DA SOSYAL GRUPLAR

   Yıldırım Beyazıt Üniversitesi  Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Halil Rahman AÇARİlim Dallarının Düşünce Temellerini Araştırma Enstitüsü’nde, 28.01.2012 Cumartesi Saat: 14.00’te Kur’an’da Sosyal Gruplar üzerine “anlam irdelemesi”  ve “kavramsal çözümlemelere dayanan” bir konferans verdi.

   Konuşmacı, Kur’an’da Sosyal Gruplarla ilgili bazı kelimelerin belirlenmesi ve sınıflamasını içeren sunumunda; Kur’an’ın kendine ait bir “dünya görüşü” olduğunu ve dünya görüşü çerçevesinde Arap dilinde grup ifade eden kelimelerin hem tabii sosyal grupları hem kendi dünya görüşüne uygun bir  anlam ve içerik kazandırdığını vurguladı.

    Kur’an’dan bazı değişik kullanım örnekleri vererek, ele alınan sosyal grup ifade eden kelimelerin kavramsal çözümlemeleri yapılırken içerik ve kapsamının çok iyi incelenmesi gerektiği konuşmacı tarafından belirtildi.

28_Ocak2012

  Grupları gösteren kelimelerin anlamın sahasının bağlamına göre, temel anlam veya yan anlam taşıdığını; bunların niteliğinin,  niceliğinin ve sosyal tezahürlerinin neler olduğunun anlatıldığı bölümde Kur’an’dan kullanım örnekleri gösterildi. Kur’an’da bulunan kelimelerin  “farklı bağlamı” ve “farklı anlamlarına” işaret edilerek, Kur’an’da geçmiyor, değinilmiyor denilen bazı konuların örnek vermek gerekirse, siyaset konusunda yönlendirici ve ilke bazında ne kadar kelime zenginliğinin bulunduğunun görülebileceği şöyle sıralandı:

    1-Egemenlikle ilgili kelimeler

    2-Yönetimle ilgili kelimeler

    3-Siyasî liderlikle ilgili olan kelimeler

    4-Siyasî davranışla ilgili kelimeler

    6-Siyasî coğrafyaya ilişkin olan kelimeler

   Sosyal grup ifade eden kelimelerin bir kısmının salt “tabiî grupları” gösterdiğini, bazılarının “İnanca bağlı toplulukları, diğer bazılarının” soy, kök, aidiyet” e ilişkin olmak üzere kendine ait niteliği ve niceliği bulunan ve değişkenlik arz eden insan topluluklarını anlattığı ifade edildi.

 Sosyolojik, siyasî ve ideolojik kavramsallaştırmalar sonucunda kültür hayatında pek çok grup ifade eden kelimelerin; metnin bağlamı dışında ve anlam kaymasına uğrayarak kullanıldığını belirterek, kavimmillet ve ümmet kelimelerinin kullanımındaki içeriksel değişiklikleri örneklendiren Halil Rahman AÇAR’ın konuşması, katılımcıların sorularının cevaplanmasının ardından sona erdi.

___________________________

 

     FELSEFE VE TÜRKİYE’DE İNSAN HAKLARI

  Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr.Harun TEPE, İlim Dallarının Düşünce Temellerini Araştırma Enstitüsü’nde 21 Ocak 2012 Cumartesi günü Saat 14.00’te  “Felsefe ve Türkiye’de İnsan Hakları “konulu bir konferans verdi.

    Prof. Dr. Harun TEPE konuşmasında, insan hakları mes’elesinin felsefeyle olan ilgisi ve Türkiye’de ne durumda olduğunu ortaya koymaya çalıştı. Bu konunun hak ettiği konumu kazanabilmesi için öncelikle insan haklarının korunmasına ve eğitimine yönelik nelerin yapılması gerektiğini açıkladı.

   İnsan haklarının düşünürlerce felsefî, etik ve siyasî bir sorun olarak görüldüğünü belirten Prof. TEPE, bunlarla kastedilenin ne olduğunu konferansının ilerleyen dakikalarında açıklık getirmeye çalıştı: Felsefenin konuya ilgisini ve yaklaşımını kavramsal olarak açıklığa kavuşturma çabası olarak;  verilen kararlarla da hakların korunmasına ahlakın katkısının bulunduğunu, “yurttaşlar için gerekli koşulları sağlamanın devletin görevi olması” bakımından da siyasetin bir sorunu olduğunu belirtti.

   Dünya’da ve Türkiye’de insan haklarının ne durumda olduğunu; “İnsan hakkı nedir, ne değildir?” biçiminde karşılaştırmalı olarak irdeleyen konferansçı, söz özgürlüğü, inanç özgürlüğü, korkudan emin olmayı sağlayacak olan güvenlik meselesi gibi temel hakların hiçbir şekilde sınırlanamayacağını ve insan hakları konusunda oluşturulan resmi kurul ve komisyonlardan söz etti.

  Prof. Dr. Harun TEPE “İnsan haklarının, kişi hakları olduğunu”, “değer sahibi bir varlık olan insanın doğuştan bazı temel haklara sahip olduğunu” ve konuya bir değer mes’elesi olarak bakılması gerektiğini söyleyerek konuşmasını tamamladı.

İnsan hakları ve gerektirdikleriyle ilgili bilgilendirici bu faaliyet,  katılan dinleyicilerin sorularına verilen cevapların ardından, sona erdi.

Prof. Dr. Harun TEPE’ye, etkinliğin anısına bir plaket verildi.

   

    “BİR CAN OLARAK İNSAN”

   İlim Dallarının Düşünce Temellerini Araştırma Enstitüsü’nde 14.01.2012 Cumartesi günü saat 14.00’te, Türk Felsefe Derneği ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi Felsefe Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ahmet İNAM “Bir Can Olarak İnsan” konulu bir konferans verdi.

   Kendi düşünce tarihimiz, kültürümüz ve hikmetimizden yola çıkarak felsefe yaptığını belirterek sözlerine başlayan İNAM, Batı felsefesini kökleriyle anlamaya çalıştığını, bu kökler üzerine gelişmeleri anlamadan, felsefi konuları anlamanın ve yeni birşeyler söylemenin zorluğuna dikkat çekti.

   “Batılı düşünceyi kapamıyorum, Batılı düşünceye de teslim olmuyorum” ifadesiyle “Anlama” , “Düşünme” ve “Felsefe yapma” üzerine kültür felsefe bağlamındaki tesbitlerini belirttikten sonra Konferans konusu olan “Can”ın açımlamasına geçti.

   “Can ve canın yapısına dair” açıklamalar içeren konuşmasında, “Canı anlamadan”, “Gönülün anlaşılmayacağı” yargısına nasıl ulaştığına açıklık getirdi. Ayrıca, canı temel kabul edip, canın bize verilmiş bir emanet olduğunu ve imkânlarını keşfedip onu geliştirmemiz gerektiğini belirten konuşmacı, bu kelimeyi, birçok unsuru bir araya toplayan kuşatıcı bir “ şemsiye kavram” olarak düşündüğünü ifade etti.

   Prof. İnam, “Canın insan bireyindeki öğeleri”nden anladıklarının bir kısmını açıkladı: “1-Beden, 2-Can Tabanı, 3-Can Gücü, , 4-Can Meydanı, 5-Can Gözü, 6-Can Doruğu, 7-Can Evi…” biçiminde sıralayıp, ayrı ayrı benzetmelerle izah etti.

Konuşmasını “Bu, bir resim idi”, “Hakikat budur!” demedim, diyerek sonlandırdı. Katılımcıların sorularının cevaplandırılmasıyla faaliyet sona erdi.

14_Ocak_2011_Konferans_Reimler4

 

    Ankara İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. İlhami Güler; dinleyicilere içerik yönünden dolu ve ufuk açıcı bir konferans sunan Prof. İnam’a Enstitü adına hazırlanan plaketi takdim etti.

_______________________

       TARİH FELSEFE İLİŞKİSİ

  İlim Dallarının Düşünce Temellerini Araştırma Enstitüsü’nde 07.01.2012 Cumartesi günü saat 14.00’te, İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Ayhan BIÇAKtarafından “Tarih Felsefe İlişkisi ” konulu bir konferans verildi.

7_Ocak2012_Konferans

   Konferansına  “Tarih ve Felsefenin” birlikteliğine dikkat çekerek başladı, tarihin anlamı ve tarih felsefesinin önemine dair yapılan açıklamalardan sonra, tarih felsefelerinin ortaya çıkışı üzerine bilgiler verildi. Felsefi düşüncenin insanın var oluşuyla başladığı zikredildi. Tarih metafiziklerinin; evren tasavvurları, insanın kökeni ve gelecek sorgulamalarının izah çabası olduğu söylendi.

    Konferansın “tarihi nasıl anlamalı?” kısmında tarihin, “bir sorun çözme yöntemi” olduğu belirtildi. Bu yöntemi nasıl kullanacağımızın yolları açıklandı. Sorun çözmede, o sorunun tarihini bilmenin kaçınılmaz bir durum olduğu vurgulandı. Tarihin ciddi problemlerini,  tarih-kimlik-kültür ve medeniyet sorunu oluşturduğunu, kimliğin nasıl korunacağı, tarihsel sürekliliğin ne olacağı konularına değinildi. Kültür ve medeniyetlerin birbirine tesirinden bazı somut örneklerden kalkarak söz edildi. Tarihi incelerken , “eleştirel yaklaşımın” bir tutum olarak benimsenmesi gerektiği ifade edildi.

   Sayın BIÇAK tarafından tarih düşüncesi serisinden yayımlanan “Tarih Metafizikleri” isimli kitap çalışması 08.01.2012 Pazar günü saat 14.00’te İlim Dallarının Düşünce Temellerini Araştırma Enstitüsü’nün,  İbn Rüşd Dersliğinde müzakere edildi.

    Etkinliklerin sonunda, Enstitü tarafından, bir hatıra olarak Prof. Dr. Ayhan BIÇAK beye bir plaket takdim edildi.

 

     BERGSON FELSEFESİ VE TÜRKİYE’YE YANSIMALARI

     İlim Dallarının Düşünce Temellerini Araştırma Enstitüsü’nde konulu ve müzakereli olarak,  24 Aralık 2011 Cumartesi, saat:14:00’te Yıldırım Beyazıt Üniversitesi,  İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Felsefe Bölüm Başkanı Doç. Dr. Levent BAYRAKTAR tarafından “Bergson Felsefesi ve Türkiye’ye Yansımaları”  üzerine bir konferans verildi. Çalışma konunun sunumu ve soru-cevap bölümü olmak üzere iki oturumda gerçekleştirildi.

24_Aralyk2011_2

   Birinci oturumda, ilk başta Henri  Bergson  [1859-1941]’un içine doğduğu felsefi akımlara ilişkin bilgiler aktarılarak,düşüncesinin felsefi kaynakları ve koşulları hakkında açıklamalar yapıldı. Böylelikle Filozofun temel düşünceleri izah edilerek, felsefesinin Türkiye’ye yansımalarının irdelenmesine geçildi. Bu irdelenen konular sırasıyla;

      a-) II. Meşrutiyet Dönemi,

      b-) Cumhuriyet Dönemi,

      c-) Cumhuriyet Sonrası Dönem,

      d-) Nasıl algılandığı ve

     e-) Geleneksel felsefeler arasında yer bulup, bulmadığı konu başlıklarıyla açıklanmaya çalışıldı.

      Felsefi düşüncelerin birbirine ne bakımdan bağlıhangi bakımlardan karşı olduğu ile birbirinden nasıl çıktığıbelirtilerek, açıklamalar sürdürüldü.

     Bergson felsefesinin Materyalist, Tabiatcı ve Pozitivist felsefi akımlara karşı geliştirildiği belirtildi. Özellikle Tasavvuf ve Müslüman felsefeciler tarafından Materyalist felsefeye karşı, “felsefileşmiş birtepki” olarak işlev gördüğü ve ihtiyaca karşılık geldiği ifade edildi.

     “Bergson Felsefesi’nin  Türkiye’ye yansımaları”  Bergsoncu öncüllerden hareket eden mütefekkirlerin çeviri, çaba ve aktarmalarıyla alakalı bilgi verilirken, bu fikirlerin ;

        # Nasıl bir düşünce çevresinde,

        # Ne yolla ve hangi yollarla girdiği,

        # Kimler tarafından savunulduğu,

        # Felsefi olanla, siyasi olanı birbirinden ayırmanın mümkün olamadığı dönem ve gelişmelerden söz edildi.

    Ülkemizde yetişen Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi, M. Ali Ayni, Ferid Kam, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Mustafa Şekib Tunç, Nurettin Topçu , Necip Fazıl, gibi mütefekkirlerin bu felsefi düşüncenin tesiri altında kaldıkları vurgulandı.

Bergson’un temel düşüncesi,  bu felsefeyi izaha yarayan kavramlar ve eserleri konusunda açıklamalar yapıldı. Filozofun düşünce sistemi arasında belirginleşen kavram ve prensipleri arasında  [   varlık, süre, zihin, zihin-beden ikilemi, sezgi(intuition),geçmiş, şimdi,gelecek(âtî),insanın evrimi, alemdeki oluşun anlamı, insanın kendianlamını idrak edebilmesi ]  zikredildi.

     Çalışmanın ikinci kısmı,  bilgilendirici ve fikri katkılarla gerçekleşen  soru - cevap oturumuyla sona erdi. Doç. Dr. Levent Bayraktar’a Konferans hatırası olarak Enstitü tarafından bir plaket takdim edildi.

 

     PSİKİYATRİ KÜLTÜR İLİŞKİSİ

    17 Aralık 2011 Cumartesi günü Enstitümüzün düzenlediği Psikiyatri ve Kültür İlişkisi konulu konferansın konuğu Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cengiz Güleç’ti.

    Güleç konuşmasına kültürü; insanoğlunun kendine özgü olarak doğayla kurduğu ilişki sonucu ortaya çıkan beslenme, barınma, folklor, etnoğrafik, gelenek, görenek, yaşam alışkanlıkları, üretim ilişileri vs. içeren ve tarihsel değişime, etkileşime açık faaliyetlerin tümü olarak değerlendirdiğini ifade ederek başladı.

   Her bireyin böyle bir kültür ortamı içinde doğup büyüdüğünü belirten Güleç psikiyatrik bozuklukların oluşumu ve tedavisinde bu kültürel ortamın çok önemli rolü olduğunu vurguladı. Örneğin Türkiye’ye baktığımızda farklı kültürel yapılara sahip olduğumuzu, birçok alt kültür ve başat kültür olduğunu kolaylıkla gözlemleyebiliriz. Kültür kaynaklı çatışmaların psikiyatrik sorunlara neden olduğunu ve bunların tedavisinde de yine bu kültürün önemli bir rol üstlenebileceğine dikkat çekti.

    Kültür üstü psikiyatri  ile kültürel psikiyatri arasında hassas bir ayırım olduğunu, psikiyatrik kavramlar ve araştırma metodolojilerinin sosyal sistemler içinde gömülü olabileceğini, kategori yanlışlığına yol açılmaması için biyolojizmin dar çerçevesinin açmazlarına sığınılmamasını ve ötekini bilmeye yönelik anlama denemeleriyle modernleşme ve kapitalizm paralelliğiyle yürüyen Batı tıbbının dışında bütüncül ve kuşatıcı bir paradigma ile karşı durulabileceğini belirtti.

   Psikiyatrinin bir ilim dalı olup olmadığı ve bu disipline yöneltilen eleştiriler ve sorulan sorular konferansçı tarafından keyiflice cevaplandırıldıktan sonra, verimli geçen sohbet ve müzakerelerin ardından günün anısına Sayın Prof. Dr. Cengiz Güleç’e Enstitü tarafından bir plaket takdim edildi.

17.12.2011_Konferans

   

      ÇAĞDAŞ ZİHİN FELSEFESİNİN PROBLEMLERİNE BİR BAKIŞ

    ODTÜ Felsefe Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Erdinç Sayan10 Aralık 2011 Cumartesi saat 14.00 Enstitümüzde “Çağdaş Zihin Felsefesinin Problemlerine Bir Bakış” konulu bir konferans ver                                              

10_Aralyk_Konferans2

    Sözlerine “bir bedenimiz ve bir zihnimiz olduğundan söz ederiz.  İnsanların bedenlerini (iç organları dahil) gözlemek ilkece kolay ama onların zihinlerini gözlemek son derece zor, belki de imkânsız” diyerek başladı.Zihin hallerinin ne olduğuna aşağıdaki şekilde açıklık getirmek istedi:

    Zihnimizin içinde olup biten acı ve haz duyma, düşünce ve inançlar, arzular ve endişeler, renk, koku, ses algıları, kaşıntı, gıdıklanma, sıcak ve soğuk hissetme, beklentiler, hatırlamalar, öfke ve sevinç duymalar, susuzluk, açlık ve can sıkıntıları gibi olaylara veya durumlara zihin halleridiyoruz.  Zihin hallerinin oluşturduğu bu zihin dediğimiz şey nedir?  Beden, özellikle de beyin -ya da daha genel alırsak, merkezi sinir sistemi- ile zihin dediğimiz şeyin ne gibi bir ilişkisi var?  Beyin ile zihin arasında çok sıkı bir ilişki olduğunu hepimiz kabul ederiz ama bu ilişkinin adını koymak, tabiatını anlamak çok zordur.  Bu ilişkinin aydınlatılması sorunu felsefede “beden-zihin problemi” olarak adlandırılır.

    Konuşmasına zihin felsefesinin bazı temel problemlerine değindikten sonra , zihin-beden ilişkisi bağlamında bazı temel (düalizm, materyalizm, idealizm, behavyorizm, zihin-beden özdeşliği teorisi, fonksiyonalizm, elemeci materyalizm gibi görüşleri) ve bu görüşlerin karşılaştığı bazı sorunları, diğer zihinler problemi, nitel zihin halleri ve yönelimsel zihin halleri ele alarak ayrıca bilinç ve zihin arasındaki farklılığa işaret etti.Dinleyicilerden yöneltilen soru , verilen cevaplar ve Erdinç Bey’e  Enstitü adına takdim edilen plaketle program son buldu.

 


     ANLAM KAYBINA UĞRAYAN TEMEL BİR KAVRAM

     “UBŪDİYYET”

    19 Kasım 2011 Cumartesi günü Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesi Halil Rahman Açar tarafından Kur’an’ın en temel kavramlarından biri olan “ubūdiyyet” hakkında gramatik ve delalet ettiği anlamlar yönünden irdeleyen bir çalışma sunuldu.

Ubūdiyyet kavramı insan-Allah arasındaki ilişkiyi düzenleyen hem itikadi hem de ameli göstergeleri bulunan geniş bir anlama sahipken zamanla anlam daralmasına nasıl uğradığını belirten Açar, kavramın Arapça a b d (عـبـد) kök fiilinin masdarı olduğunu belirtmiştir. A b d kelimesi Kur’an bağlamında yaratılmışlar sınıfından hür insana tekabül ettiğini fakat daha sonra hürriyeti kısıtlanmış olan insan, köle anlamını da almıştır. Açar, Kur’anın insanların (Peygamberler, Müminler, Hıristiyanlar ve Müşrikler), görünmeyen varlıkları ve Allah’a ortak kılınan nesnelerin a b d (عـبـد) ve ubūdiyyet(عبوديّة) kelimesiyle nitelendirdiğine dikkat çekmiştir. Kur’an gerçekte Allah’a a b d (عـبـد) olmayı emretmekte, diğerlerine yapılan a b d (عـبـد)‘lığı ve ubūdiyyeti  (عبوديّة) reddetmektedir.

    Ubūdiyyet kavramının hem tabii (doğal) hem iradeye dayalı yönüne değinen Açar, yaratılmış olma hesabiyle tüm varlıkların (insanın, tabiatın, melekler ve cin gibi görünmeyen varlıkların) yapmış olduğu ubūdiyyete tabii (doğal) ubūdiyyet, insanın iradesi ile yapmış olduğu ubūdiyyete ise iradeye dayalı ubudiyyet içinde değerlendirilebileceği ve insanın kendi iradesi ile yapmış olduğu ubūdiyyeti deolumlu ve olumsuz ubūdiyyet olarak iki kısma ayırılabileceğini açıklayan Açar, olumlu ubūdiyyeti Allah’a yapılan ubūdiyyettir, olumsuz ubudiyyet ise insana (peygambere, dinin inananları arasında ilim adamlarına; tarihi, toplumsal süreç içerisinde ortaya çıkan güç ve yöneticilere) ve soyut ve somut varlıklara yapılan ubūdiyyet olarak açıklık getirmiştir.

     Allah’a yapılan ubūdiyyetin hem bilgi ve inanca hem de bilgi ve amele dayanması gerektiğini belirten Açar istiğna, istikbar, tuğyan ve yanlış geleneğe bağlılığın ubūdiyyyeti engellediğini söylemiştir. Allah’a ubūdiyyetin tezahürlerinin ise hem dışsal hem içsel göstergeleri olarak; 1. Dışsal düzenleyiciliği ve imkanı gerektiren salatsavmhac ve zekat gibi ibadetler. 2. İçsel yaşantıda yapılması gerekenler bunlar; hayatın akışı içinde Allah’ı unutmama, hatırda tutma yani hesabının verileceği şeyler yapma buradaki anlam zikr’dir ve fakat günümüzde sadece Allah’ı anmak anlamında sınırlandırılmıştır. Şükür, tevekkül vs.

    Böylece insan - Allah ilişkisini düzenlemeye yönelik ubūdiyyet kavramı insan - insan ilişkisinin sınırlarını çizmiş yani Kur’an’ın dünya görüşü insanın hem rabliğini hem köleliğini kaldırmıştır.

     Çalışma katılımcılardan gelen sorulara verilen cevaplarla sona erdi.

_______________________________

 

      Çokkültürlülük Konferansı

   Enstitü merkezimizde 22.10.2011 Cumartesi saat: 14.00’te Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Mazhar Bağlı “Çokkültürlülük” üzerine bir konferans verdi.

cokkulturluluk_1

 

    Bağlı, konuşmasında her özgün kültürün kendisini temsil etme hakkına açıklama getirerek, “kültür”, “ulus-devlet”, “insan doğası” ve “farklılıkların birarada yaşaması ” gibi bazı kavramları konu bağlamında değerlendirdi.“Çokkültürlülük” meselesinin “din ve inançla ilgili kimlikler” ve “etnik kimliklerin” tehdit almaya başlamasıyla tartışma ve ilgi alanımıza giren bir konu olduğunu belirtti. Çokkültürlülük ve farklı kültürleri içinde barındıran toplum deneyimleri konusunda esaslar ve örneklere yer verdi. Bu kısımda “Roma”, “Osmanlılar” ve “Amerika” “Kanada” deneyim ve uygulamalarına değindi.

   Konuşmanın sonunda Doç. Dr. Bağlı, “farklılıkların bir arada yaşatabilmenin” ve “toplumsal ilişkilerin düzenlenmesiyle” ilgili koşulları için “hukuk” ve “adalet ölçülerinin” esas alınması ve geliştirilmesi gerektiğini vurguladı. Yöneltilen sorular ve verilen cevaplarla toplantı son buldu.

______________________

 

    TARİHTE İSLAM BİLİM GELENEĞİ

   Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof.Dr. Alparslan Açıkgenç 15 Ekim 2011 Cumartesi günü Enstitümüzün konuğu oldu. Açıkgenç yirmi yıllık çalışmasının ürünü olan Tarihte İslam Bilim Geleneği: Tarihsel Epistemolojiye Giriş adlı İngilizce olarak basıma hazırladığı kitabının içeriği ile ilgili bir konferans verdi.

tarihteslamBilimGelenegi

 

   Açıkgenç bu konferansta dünya üzerinde kurulan her medeniyetin, kendine has bir dünya görüşüne sahip olduğunu ve buna bağlı olarak da kendi medeniyetinin özelliklerine has bir bilim geleneği oluşturduğunu belirtti.İslam medeniyeti içinde oluşan bilim geleneği, İslam bilim geleneğidir ve kendi dünya görüşünü yansıtır, Batı medeniyeti içinde oluşan bilim geleneği de Batı bilim geleneğidir ve kendi dünya görüşünü yansıtır. Ancak “bilim gelenekleri birbirlerini etkilerler”. Açıkgenç, bilim geleneklerinin oluşumunun insanoğlunun gelişimine benzetmiştti; bir bilim geleneği doğar, gelişir ve sonlanır.  Bu çerçeve İslam bilim geleneğinin oluşumunu şu aşamalarda irdelenir:

 

slamBilimGeleneininDoguu

    İslam bilim geleneğinin bazı temel özellikleri olarak aşağıdaki hususları söyledi:

slam_bilim_geleneinin_baz_temel_zellikleri

    İnsan bilgi anatomisinin tarihte süreç olarak işlediğini ve tarihsel epistemolojinin uygulamalı epistemoloji olduğunu ileri sürdü:

InsanBilgi_Anatomisi

    Konferans konuya ilişkin yöneltilen sorular ve cevaplarla son buldu.


________________________________

 

   TOPLANTI (CUM’A) SŪRESİ

 14 Mayıs 2011 Cumartesi Saat 14.00’te Enstitümüz Zemahşerī Müzakere Meclisinde Kur’an’da 62. Bölüm olarak yer alan “Toplantı (Cum’a)Sūresi” belgelerinde geçen kelimeler, deyimler, kavramlar ile metni oluşturan cümleler, pasajlar arasındaki bağıntıları Sūre bütünlüğü dikkate alınarak konu ve tezleri bakımından çözümlenmiş, katılımcılardan gelen sorular cevaplandırılmıştır.

  KONULAR:

1 - Allah

2 - Resūl, Risālet, Risāletin Hedefi

- Kur’an öncesi vahiy mensuplarının vahiylerin içeriğini ihmal eden tutumları

- Toplantı günü (Cum’a) ve Salātı.

  ÇALIŞMADA AÇIKLANAN BAZI KAVRAMLAR:

1 - Tesbīh,

2 - Ummī,

3 - Tilāvet (Belgelerin Tilāveti),

4 - Kitāb,

5 - Cum’a (Toplantı),

      Toplantının Allah şuurunu canlı tutmaya, toplumsal bilinçlendirme ve sosyal sorumlulukları hatırlatmaya ve paylaşmaya yönelik vurgu…

6 - Rızık

      Müslümanların bilgilenmeyi ihmal ederek ve değerleri çiğneyerek rızık aramalarının doğru olmadığı...

__________________

   Yeni Paradigmayı Oluşturmak

 

  Doç. Dr. Fikret BAŞKAYA 07 Mayıs 2011 Cumartesi günü saat 14.00 de Enstitü Zemahşeri Müzakere Meclisinde önemli çaba ve kaygılardan hareketle ortaya koyduğu “Yeni Paradigmayı Oluşturmak” isimli eserinin müzakeresine katıldı. 

   Kapitalizm, emperyalizm, kolonyalizm, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkma, ilerleme, büyüme, kalkınma, sürdürülebilir kalkınma söylemlerinin eleştirisini yaparak, geçerli paradigma ve aktörleri üzerinde yoğunlaştı, oluşturulacak yeni paradigmanın “yeni insan, yeni toplum ve yeni bir doğa anlayışı” üzerine kurulması gerektiğine dikkat çekti.

1

  Karl Marx’ın kapitalizme ciddi eleştiriler yönelttiğini ancak Marx’ın ölümünden sonra, onu izleyenlerin yetersizleştiği ve teorinin yapılan uygulamalarla yozlaştırıldığını dile getirdi.

  Kitapta, İslam, İslam dünyası ve Müslümanlarla ilgili yer alan Başkaya’nın bazı saptamalarının ve yargılarının hem Kur’an’ın mesajı hem Müslüman coğrafyasındaki hareketlerin gerçeği ile uyuşmadığı fark edildiğinden katılımcılarca bu konularda ve eserin tümü hakkında yazara sorular, eleştiriler yöneltilmiş, karşılıklı değerlendirme ve açıklamalarla faaliyet tamamlanmıştır.

yeniprdgm1

   Enstitümüzün elektronik ortamda yayınladığı İlim Dünyası dergisinin Mayıs ayında çıkacak 2. sayısında Fikret Başkaya'nın bu yeni eserinin bir değerlendirmesi yer alacaktır.

_________________

     A. Şeriati’nin “Ne Yapmalı

   Ankara Üniversitesi Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hicabi Kırlangıç 30 Nisan 2011 Cumartesi günü saat 14.00 de Enstitü Zemahşeri Müzakere Meclisinde A. Şeriati’nin “Ne Yapmalı” eserinin müzakeresine katıldı.

NeYapmal1

    Şeriati’nin hayatı ve düşünceleri hakkında bilgi sunup, çevirisini yaptığı “Ne Yapmalı” kitabının içeriğine özetle değinip, düşünürünaydın kavramı ile entelektüelâlimbilginfilozof kavramları arasında gözetmek istediği farklara işaret ederek, din bağlamında bilince veeşekleştirme çeşitlerine dikkat çekmiş, Şeriati’nin hedeflerini içeren programını ortaya koymuştur. Söyleşi sonrası katılımcılardan gelen sorular cevaplandırılmıştır. Eserin diğer bölümlerini çeviren Dr. Murat Demirkol’da değerlendirme toplantısına iştirak etmiştir.

  Türkiye bağlamında aydın sorumluluğu ve iktidarla ilişkisi konusunda Enstitümüzün yayımladığı İstikamet sanal dergisinin ilk sayısında yer alan Dr. Zeki Duman’ın “Türkiye’de Aydın-İktidar İlişkisi” araştırması okunabilir. Ayrıca A. Şeriati’nin “Ne Yapmalı” eserinin geniş bir değerlendirmesi İstikamet’in 2. sayısında yayımlanacaktır.

NeYapmal2

________________     


ZEMAHŞERĪ ve DÜŞÜNCELERİ

z1

   16 Nisan 2011  Cumartesi 14.00'te Enstitümüz Zemahşerī Müzakere Meclisi'nde Yrd. Doç. Dr. Halil Rahman AÇAR, Zemahşerī'nin düşüncelerini; eserleri ve Müslüman düşünce geleneği içindeki konumu ışığında değerlendirmiş, ilmī birikimine, bilhassa dil ve edebiyat açısından Kur'an tefsirine katkılarına değinmiş,  sorunlara yaklaşımı ortaya konularak, gelen sorular cevaplandırılmıştır.

          __________________                             
      SAFF SŪRESİ
    02 Nisan 2011 Cumartesi Saat 14.00’de Enstitümüz Zemahşerī Müzakere Meclisinde Yrd. Doç. Dr. Halil Rahman AÇAR Kur’an’ın 61. Bölümü “Saff Sūresi” metinlerinde geçen kelimeler, deyimler, kavramlar ile metni oluşturan cümleler, pasajlar arasındaki bağıntıları Sūre bütünlüğü dikkate alarak konu ve tezleri bakımından çözümlemiş, katılımcılardan gelen sorular cevaplandırılmıştır.
                                                                                                            _______________
     BİLİM, ÜNİVERSİTE ve YÖNELİŞLER
   19 Mart 2011 Cumartesi 14.00’te Enstitümüz Zemahşerī Müzakere Meclisinde Prof. Dr. Durmuş GÜNAY “Bilim, Üniversite ve Yönelişler” konulu bir konferans verdi.
    Prof. Günay, konferansında üniversite kavramını, tarihsel sürecini, üniversite türlerini, bilgi ve bilimin felsefi mahiyetini ortaya koyarak yükseköğretimde küreselleşme sürecindeki yeni yönelişlere değindi.
  Değişimde küreselleşmeteknoloji ve rekabetin önemine dikkat çekti ve yükseköğretimin Avrupa Konseyince dört ana amacı olduğunu dile getirdi. Üniversitenin; bilgi için var olan bir kurum olduğunu, öğretim yönüyle, eğitim misyonunu, üretim yoluyla, araştırma misyonunu, yayın ve uygulama yönüyle servis misyonu gerçekleştirdiğine işaret etti.
 
durmusgunay2
 
durmusgunay3
 

             ___________________

 

    HUCURĀT SŪRESİ
 26 Şubat Cumartesi Saat 14.00’te Enstitümüz Zemahşerī Müzakere Meclisinde Yrd. Doç. Dr. Halil Rahman AÇAR Kur’an’da 49. Bölüm olarak yer alan “Hucurāt Sūresi” metinlerinde geçen kelimeler, deyimler, kavramlar ile metni oluşturan cümleler, pasajlar arasındaki bağıntıları Sūre bütünlüğü dikkate alarak konu ve tezleri bakımından çözümlemiş, katılımcılardan gelen sorular cevaplandırılmıştır.

 


     İslam Dünyasındaki Yeni Değişim ve Dönüşümler

 19 Şubat Cumartesi Saat 14.00’de Enstitümüz Zemahşerī Müzakere Meclisinde Dr. Kürşat ATALAR “İslam Dünyasındaki Yeni Değişim ve Dönüşümler”i değerlendirmeye yönelik bir konferans verdi. 


KrstAtly

 

___________________

     İBN RÜŞD ve DÜŞÜNCELERİ
 05 Şubat 2011 Cumartesi 14.00’te Enstitümüz Zemahşerī Müzakere Meclisinde Yrd. Doç. Dr. Halil Rahman AÇAR İbn Rüşd (520/1126-595/1198)’ün düşüncelerini din-felsefe ilişkisi bağlamında, eserleri çerçevesinde sunmuş, İbn Rüşd’ün Müslüman düşünce geleneği içindeki konumunu, sorunlara yaklaşımını, Gazzāli ve Kelām ekollerine yönelttiği tenkitlerini belirtmiştir. İbn Rüşd açısından din ve dini yorumların ayrıştırılması, felsefeye önem verilmesi ve te’vil’e gereksinim vurgulanmış, sorular cevaplandırılmıştır.
       ___________________
     ZİHNİN DİNAMİĞİ
sadikturker2
    Kırklareli Üniversitesi Fen - Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Sadık TÜRKER 04 Aralık 2010 Cumartesi günü saat 14.00'de Enstitü Zemahşeri Müzakere Meclisinde “Zihnin Dinamiği” konusunda ilgiyle izlenen bir Konferans vermiştir. Önce dinamikle ilgili sorularla konuya giriş yapmış sonra bilgi ve oluşumuna değinilmiş, toplumsal ve iktisadi temellerinin görülmesi gerektiği vurgulanmış, malumat-bilgi ilişkisinin farkına işaret edilmiştir. Konuşmacı etkileşimin doğal ve kültürel boyutuna dikkat çekmiş, klasik ve modern mekanik yaklaşım farkını ortaya koymaya çalışmıştır. Konferansın Power Point sunumuna ulaşmak için tıklayınız
 
 

ilimdunyasiistikamethayret